Sadece Mutlu Olmak İstedim: Bir Kadının Sessiz Çığlığı

“Sadece mutlu olmak istiyorum, anne! Neden bu kadar zor?” diye bağırdım, sesim titreyerek. Annem, mutfakta elleriyle hamuru yoğururken bir an durdu, gözleriyle bana bakmadan, “Mutluluk kolay mı sanıyorsun, Zeynep?” dedi. “Senin yaşında ben çoktan iki çocuk annesiydim. Sen hâlâ neyin peşindesin?”

O an, içimde bir şeyler koptu. Yıllardır üzerime yüklenen beklentiler, ailemin bana biçtiği roller, mahalledeki komşuların fısıltıları… Hepsi bir anda boğazıma düğümlendi. O gece, odamda yatağıma uzandım. Yastığım terden sırılsıklam, gözlerim uykusuzluktan kan çanağına dönmüştü. Dışarıda, gecenin sessizliğinde arada bir geçen arabaların lastik sesleri, kafamın içindeki düşünceleri susturamıyordu. “Kim bu saatte nereye gidiyor?” diye düşündüm. “Belki de o da benim gibi kaçıyor, kendi hayatından, kendi evinden…”

Ben Zeynep. Otuz iki yaşındayım. İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde, üç katlı eski bir apartmanın ikinci katında, annem, babam ve küçük kardeşim Emre ile yaşıyorum. Hayatım boyunca hep uslu, söz dinleyen, kimseyi üzmeyen kız olmam istendi. Üniversiteyi kazandığımda bile, “Kız kısmı o kadar uzağa gidip ne yapacak?” dediler. O yüzden, hayallerimden vazgeçip, evimizin yakınındaki bir devlet üniversitesinde okudum. Sonra da mezun olur olmaz, annemin ayarladığı bir işte çalışmaya başladım. Muhasebe. Ne kadar sıkıcı, ne kadar renksiz bir işti! Ama annem gururla herkese anlatıyordu: “Kızım devlet memuru oldu.”

Babam ise hep sessizdi. Annem konuşur, babam susar. Bazen göz göze gelirdik, sanki bana bir şey söylemek ister gibi bakardı ama hiçbir zaman konuşmazdı. Belki de o da kendi hayatında sıkışıp kalmıştı, kim bilir?

Bir gün, işten eve dönerken, otobüste yanımda oturan yaşlı bir teyze bana döndü ve “Kızım, evlenmedin mi hâlâ?” diye sordu. Gülümsedim, “Hayır, henüz” dedim. “Aman kızım, bak yaş geçiyor. Sonra pişman olursun.”

O gece, annemle yine tartıştık. “Bak Zeynep, Ayşe’nin kızı nişanlandı. Sen hâlâ birini bulamadın. Bizim yüzümüzü kara çıkarma.”

“Anne, ben evlenmek istemiyorum. En azından şu an değil. Kendi hayatımı kurmak istiyorum.”

“Hayat dediğin nedir ki? Ev, iş, aile… Başka ne olacak?”

O an, içimdeki isyanı bastıramadım. “Ben başka bir şey istiyorum! Kendi evim olsun, kendi kararlarımı vereyim. Belki başka bir şehirde yaşamak, belki başka bir iş yapmak…”

Annemin gözleri doldu. “Biz sana kötü bir şey mi istiyoruz? Senin iyiliğin için uğraşıyoruz. Sonra yalnız kalırsın, pişman olursun.”

Babam yine sustu. Sadece başını eğdi. Emre ise odasında bilgisayar başında, kulaklıklarıyla dünyadan kopmuştu.

O gece, pencereden dışarı baktım. Karşı apartmanın ışıkları bir bir sönüyordu. Herkes kendi hayatına çekiliyordu. Ben ise kendi hayatımı hiç yaşayamamıştım ki…

Bir sabah, iş yerinde, müdürüm bana “Zeynep Hanım, bu hafta sonu fazla mesaiye kalmanız gerekiyor” dedi. “Ama hafta sonu Emre’nin doğum günü var, ailemle olacağım” dedim. “Kusura bakmayın, işler yetişmiyor.”

O an anladım ki, ne işte ne evde, hiçbir yerde kendim olamıyordum. Herkes benden bir şeyler bekliyordu. Annem iyi bir kız, müdürüm çalışkan bir memur, komşular ise örnek bir genç kadın olmamı istiyordu. Peki ya ben? Ben ne istiyordum?

Bir akşam, eski bir arkadaşım olan Elif’le buluştum. Elif, üniversiteden sonra Ankara’ya taşınmış, kendi ayakları üzerinde durmuştu. “Zeynep, neden sen de gelmiyorsun? Burada iş bulmak kolay, ev kiraları da İstanbul’a göre daha ucuz. Hem yeni bir hayat kurarsın” dedi.

O gece eve döndüğümde, annem yine kapıda bekliyordu. “Nerede kaldın? Akşam yemeği soğudu.”

“Anne, ben Elif’le buluştum. Ankara’ya taşınmayı düşünüyorum.”

Annemin yüzü bir anda bembeyaz oldu. “Bizi bırakıp nereye gidiyorsun? Biz sana ne yaptık?”

“Anne, ben sizi bırakmıyorum. Sadece kendi hayatımı yaşamak istiyorum.”

Babam o an ilk defa konuştu: “Kızım, annen haklı. Biz yaşlandık, sana ihtiyacımız var.”

O an, içimdeki umut kırıntıları da sanki yok oldu. Bir yanda kendi hayatım, diğer yanda ailemin bana yüklediği sorumluluklar… Hangisini seçmeliydim?

Geceleri uykusuzluklarım arttı. Yastığım her sabah ıslak, gözlerim şiş oluyordu. Dışarıda hayat akıp gidiyordu ama ben hep aynı yerde sayıyordum. Bir gün, işten eve dönerken, yolda bir kedi yavrusu buldum. Titriyordu, korkmuştu. Onu kucağıma aldım, eve götürdüm. Annem hemen bağırdı: “Ne getirdin yine başımıza? Evde zaten yeterince dert var!”

Ama o kedi yavrusu bana kendimi hatırlattı. O da korkmuş, yalnız, çaresizdi. Ona sarıldım, “Korkma, ben buradayım” dedim. Belki de o an, kendime de aynı şeyi söylemek istedim: “Korkma Zeynep, sen de buradasın.”

Günler geçtikçe, içimdeki sıkışmışlık büyüdü. Bir sabah, aynada kendime baktım. Gözlerimin altı morarmış, saçlarım dağılmıştı. “Bu ben miyim?” dedim. “Ne zaman bu kadar yoruldum?”

Bir akşam, ailece sofradaydık. Annem yine evlilikten, komşu kızlarının başarılarından bahsediyordu. Birden dayanamadım, “Ben mutlu değilim!” diye bağırdım. Herkes sustu. Annem ağlamaya başladı, babam başını önüne eğdi. Emre ise bana baktı, ilk defa gözlerinde bir anlayış gördüm.

O gece, valizimi hazırladım. Sabah erkenden kalkıp, annemin elini öptüm. “Hakkını helal et anne. Ben gitmek zorundayım.”

Annem ağladı, “Bizi bırakma Zeynep!” dedi. Babam sessizce sarıldı. Emre ise “Ablam, sen mutlu ol” dedi.

Şimdi Ankara’da küçük bir evde yaşıyorum. Yalnızım ama özgürüm. Bazen geceleri yine uykusuz kalıyorum, yastığım yine ıslanıyor. Ama artık biliyorum ki, kendi hayatımı yaşıyorum. Annem hâlâ arıyor, “Dön artık” diyor. Ama ben ilk defa kendim için bir şey yaptım.

Sizce, ailem için mi yaşamalıydım, yoksa kendi mutluluğumun peşinden gitmekte haklı mıydım? Siz olsanız ne yapardınız?