Aşkın Küllerinde: Bir Kadının Sessiz Çığlığı

“Elif, nereye gidiyorsun? Akşam ezanı okunmak üzere!” annemin sesi, mutfağın buğulu camından yankılandı. O an, elimdeki anahtarı sımsıkı kavradım. İçimde bir fırtına kopuyordu; dışarıda ise kasabanın sessizliği…

Küçükken her şey masal gibiydi. Murat’la aynı sokakta büyüdük. O, bisikletini bana sürmeyi öğretirken, ben de ona annemin yaptığı limonatadan gizlice verirdim. Herkes bizi “birbirine yazılmış” derdi. İlkokulda sırama onun adını kazımıştım; o da bana çiçek toplamıştı. O zamanlar aşk, sadece gülümsemek ve birlikte koşmak demekti.

Ama zaman geçti. Murat askere gitti, ben liseyi bitirdim. Kasabada herkesin gözü üzerimizdeydi. Annem “Elif, kız kısmı çok gezmez,” derdi. Babam ise Murat’ı severdi ama “Oğlanın işi gücü yok, neyle geçineceksiniz?” diye sorardı. Murat döndüğünde gözlerinde başka bir adam vardı artık; daha suskun, daha öfkeli…

Bir akşamüstü, kasabanın çay bahçesinde otururken Murat bana döndü:

“Elif, evlenelim artık. Herkes konuşuyor. Annem de istiyor.”

Bir an sustum. Kalbim hızla atıyordu ama içimde bir huzursuzluk vardı. “Peki ya sen? Sen istiyor musun?” dedim.

Gözlerini kaçırdı. “Ben… Bilmiyorum. Ama başka çaremiz yok.”

O an anladım; aşkımız bir zorunluluğa dönüşmüştü. Yine de kabul ettim. Çünkü kasabada başka türlü yaşanmazdı. Düğünümüz sade oldu; herkes oynadı, annem gözyaşı döktü.

Evliliğimizin ilk aylarında Murat iş bulamadı. Ben ise annemin dikiş makinesinde küçük işler yapıyordum. Akşamları sofrada sessizlik olurdu. Bir gün Murat elini masaya vurdu:

“Ben adam olamadım Elif! Herkes bana bakıyor, işsiz güçsüz diyorlar!”

Ona sarılmak istedim ama geri çekildi. O günden sonra aramızda görünmez bir duvar örüldü.

Aylar geçti. Murat daha da içine kapandı. Bazen geceleri geç gelirdi; bazen hiç konuşmazdı. Ben ise evin içinde bir gölgeye dönüştüm. Annem arada arardı:

“Elif, iyi misin kızım?”

“İyiyim anne,” derdim ama sesim titrerdi.

Bir gece Murat eve sarhoş geldi. Bağırdı, ağladı, sonra yere yığıldı. O an ona bakarken içimdeki sevginin yavaş yavaş kül olduğunu hissettim.

Sabah olduğunda hiçbir şey olmamış gibi davrandık. Ama ben artık eski Elif değildim. Aynada kendime baktığımda gözlerimdeki ışığın söndüğünü gördüm.

Bir gün kasabaya yeni bir öğretmen geldi: Zeynep Hanım. Kadınlar kahvesinde sohbet ederken bana yaklaştı:

“Elif, çok sessizsin. Bir derdin mi var?”

Gözlerim doldu ama anlatamadım. Sadece başımı salladım.

O günden sonra Zeynep Hanım’la gizlice buluşmaya başladık. Bana kitaplar getirdi, hayallerinden bahsetti. “Hayat sadece bu kasabadan ibaret değil Elif,” dedi bir gün.

İlk defa içimde bir umut kıpırtısı hissettim. Ama aynı zamanda büyük bir suçluluk… Çünkü Murat’a karşı içimdeki sevgi yerini acımaya bırakmıştı.

Bir akşam Murat eve geldiğinde yüzüme baktı:

“Sen değiştin Elif… Artık bana bakmıyorsun bile.”

Sustum. Gözlerim doldu ama ağlamadım.

“Beni hâlâ seviyor musun?” diye sordu titrek bir sesle.

Cevap veremedim.

O gece sabaha kadar düşündüm: Aşkımız ne zaman bu kadar acı verici oldu? Neden birbirimize yabancılaştık?

Ertesi sabah anneme gittim. Kapıyı açınca gözlerimin içine baktı:

“Yeter artık Elif,” dedi fısıltıyla, “Senin de hakkın var mutlu olmaya.”

O an ağladım; yıllardır tuttuğum gözyaşlarımı bıraktım.

Kasabada boşanmak büyük ayıptı; herkes konuşacaktı biliyordum. Ama artık kendi hayatımı yaşamak istiyordum.

Murat’la konuştum:

“Bizi zorla tutmanın anlamı yok Murat… İkimiz de mutsuzuz.”

Başını eğdi, gözlerinden yaş aktı ama karşı çıkmadı.

Boşandık… Kasaba dedikoduya boğuldu; annem başını öne eğerek pazara gitti aylarca… Ama ben ilk defa kendimi özgür hissettim.

Zeynep Hanım’ın desteğiyle açık öğretime yazıldım; dikiş işlerimi büyüttüm. Yavaş yavaş hayata yeniden tutundum.

Şimdi bazen eski günleri düşünüyorum: O çocukça saf aşkı, umut dolu bakışları… Ve sonra soruyorum kendime:

Aşk gerçekten sonsuza kadar sürer mi? Yoksa bazen bırakmak mı gerekir? Siz olsaydınız ne yapardınız?