Küllerimden Doğarken: Bir Kadının İstanbul Sokaklarından Umuda Yolculuğu

“Anne, lütfen! Bir kez olsun beni dinle!” diye bağırdım, gözyaşlarım yanaklarımı yakarken. Annem, mutfağın köşesinde ellerini kavuşturmuş, bana bakmadan, “Zeynep, bu evde kurallar belli. Ya o çocukla görüşmeyi kesersin ya da kapı orada!” dedi. Babam ise sessizce televizyonun sesini açtı, sanki ben orada yokmuşum gibi. O an anladım; bu evde artık bana yer yoktu.

O gece, Kadıköy’ün soğuk kaldırımlarında yürürken cebimde sadece bir otobüs kartı ve birkaç bozukluk vardı. Sevgilim Emre’ye sığınmak istedim ama o da kendi ailesinin baskısıyla beni reddetti. “Zeynep, annem seni istemiyor, kusura bakma,” dediğinde içimde bir şeyler koptu. O an, hayatımda ilk defa gerçekten yalnız olduğumu hissettim.

İstanbul’un sokakları bana yabancı değildi ama gece olunca her şey daha korkutucu geliyordu. Moda Parkı’nda bir banka oturdum, titreyerek sabahı bekledim. Yanımdan geçen insanlar bana acıyarak bakıyordu; kimse gözlerimin içine bakmaya cesaret edemedi. Sabah olduğunda, açlığım midemi yakarken bir simitçiye yanaştım. “Abi, bir simit ver de sonra öderim,” dedim utana sıkıla. Adam başını salladı, “Kızım, Allah yardımcın olsun,” dedi ve bir simit uzattı. O simit hayatımın en değerli yemeğiydi.

Günler geçtikçe sokakta yaşamanın ne demek olduğunu öğrendim. Her köşe başında başka bir tehlike, her gece başka bir korku… Bir gece Karaköy’de uyurken çantamı çaldılar. Kimliğim, telefonum, hatta annemle çekildiğim eski bir fotoğraf bile gitti. O fotoğrafı kaybetmek, annemi kaybetmekten daha çok acıttı.

Bir sabah, Taksim’de bir kadın yanıma oturdu. Adı Gülşen’di. “Sen de mi sokaktasın?” diye sordu. Başımı salladım. Gülşen bana bir çay ısmarladı ve hikayesini anlattı: Kocası tarafından şiddet gören bir kadındı, kaçmıştı ve şimdi sokakta hayatta kalmaya çalışıyordu. O an anladım ki yalnız değildim; benim gibi nice kadın vardı bu şehirde.

Gülşen’le birlikte sokakta hayatta kalmanın yollarını öğrendik: Hangi caminin avlusunda rahat uyunur, hangi lokanta artık yemek verir… Ama en önemlisi, birbirimize tutunmayı öğrendik. Bir gün Gülşen hastalandı; ateşi vardı ve titriyordu. Onu en yakın devlet hastanesine götürdüm ama kimse ilgilenmedi. “Kimliğiniz yoksa işlem yapamayız,” dediler. O an içimdeki öfke büyüdü: Biz de insanız! Biz de yaşamayı hak ediyoruz!

O gece karar verdim: Hayatta kalacaksam sadece kendim için değil, benim gibi olanlar için de mücadele edecektim. Belediyenin sosyal hizmet merkezine gittim, derdimi anlattım. Uzun uğraşlardan sonra geçici barınma hakkı kazandım. Orada tanıştığım kadınların her birinin ayrı bir hikayesi vardı: Kimi kocasından kaçmıştı, kimi ailesi tarafından dışlanmıştı, kimi işini kaybetmişti.

Barınma merkezinde günler geçtikçe içimdeki umut filizlenmeye başladı. Oradaki kadınlarla küçük bir grup kurduk; adını “Kadın Dayanışma Çemberi” koyduk. Her hafta toplanıp dertleşiyor, birbirimize destek oluyorduk. Bir gün dedim ki: “Neden sadece burada kalalım? Neden sesimizi duyurmayalım?”

Birlikte belediyeye dilekçe yazdık; daha fazla barınma merkezi açılması için imza topladık. Sosyal medyada hikayelerimizi paylaştık; bazı gazeteciler ilgilendi ve röportaj yaptılar. Yavaş yavaş sesimiz duyulmaya başladı.

Bir gün annemden bir mesaj geldi: “Zeynep, seni çok özledim. Eve dönmek ister misin?” Kalbim sıkıştı; affetmek kolay değildi ama annemin de değiştiğini hissettim. Eve döndüm ama bu kez başka bir Zeynep olarak… Artık korkmuyordum; başkalarına umut olmanın ne demek olduğunu biliyordum.

Şimdi Kadıköy’de küçük bir dernek kurduk; sokakta kalan kadınlara sıcak yemek, giysi ve psikolojik destek sağlıyoruz. Gülşen hâlâ yanımda; birlikte yeni gelenlere yol gösteriyoruz.

Bazen geceleri Moda Parkı’nda oturup yıldızlara bakıyorum ve düşünüyorum: Bir insan ne kadar dibe vurursa vursun, yeniden doğabilir mi? Sizce affetmek mi zor, yoksa yeniden başlamak mı? Lütfen düşüncelerinizi paylaşın; belki birinin hayatına dokunursunuz.