Aşkın Yaraladığı Bir Kadının Hikayesi: Zeynep’in Sessiz Çığlığı
“Zeynep, yine mi aynı şeyi unuttun? Seninle insan bir gün huzur bulamaz!” Emre’nin sesi mutfakta yankılandı. Elimdeki çay bardağı titredi, neredeyse yere düşürecektim. O an, içimde bir şeylerin daha kırıldığını hissettim. Annemden kalan eski fincan takımını masaya bırakırken, gözlerim Emre’nin öfkesinde kayboldu.
“Özür dilerim, Emre. Çok yorgundum, aklımdan çıkmış,” dedim kısık bir sesle. O ise alaycı bir gülümsemeyle başını iki yana salladı. “Senin aklın zaten başka yerde. Evde oturuyorsun, bir işin yok, bir de bunları beceremiyorsun.”
İşte o an, içimdeki Zeynep’in bir köşeye daha çekildiğini hissettim. Oysa ben, yıllar önce Emre’ye aşık olduğumda, onun yanında kendimi güvende hissederdim. Üniversitede tanıştık, hayallerimiz vardı. O zamanlar bana “Seninle her şey güzel olacak,” derdi. Şimdi ise, her gün biraz daha küçülüyordum gözünde.
Annemin evinde büyürken, babamın anneme bağırışlarını duyardım. Annem hep susardı. “Kadın susarsa ev yıkılmaz,” derdi komşular. Ben ise kendi evimde susmanın ne kadar ağır bir yük olduğunu her geçen gün daha iyi anlıyordum.
Bir akşam, Emre işten geldiğinde sofrayı hazırlamıştım. Oğlumuz Kerem odasında ödev yapıyordu. Emre sofraya oturdu, yemeğe baktı ve yüzünü buruşturdu. “Bu pilav niye lapa olmuş? Senin annen de yemek yapamazdı zaten, sana da geçmemiş.”
İçimde bir öfke kabardı ama sustum. Kerem’in yanında kavga etmek istemedim. Ama o gece, Kerem yanıma gelip “Anne, babam seni neden hep üzüyorsun?” diye sorduğunda, gözyaşlarımı tutamadım. Oğlumun gözlerinde korku ve çaresizlik vardı. O an anladım ki, susmak sadece beni değil, oğlumu da yaralıyordu.
Bir gün, Emre işten geç geleceğini söyledi. O akşam mutfakta otururken, telefonuma bir mesaj geldi: “Zeynep, nasılsın? Uzun zamandır görüşemedik.” Eski arkadaşım Elif’ti. Ona hiçbir şey anlatmamıştım ama içimdeki yükü paylaşmak istedim. “İyiyim, Elif. Aslında pek iyi değilim. Bazen çok yalnız hissediyorum,” diye yazdım. Elif hemen aradı. “Zeynep, ne oldu? Sesin kötü geliyor.”
Ona her şeyi anlatamadım ama “Bazen kendimi çok değersiz hissediyorum,” dedim. Elif uzun uzun sustu, sonra “Zeynep, sen çok güçlü bir kadınsın. Bunu unutma. Kimse seni değersiz hissettiremez,” dedi. O gece Elif’in sözleri kulağımda yankılandı. Ama ertesi sabah Emre’nin soğuk bakışları, yine içimdeki cesareti söndürdü.
Bir gün, Emre işten erken geldi. Salonda oturuyordum, elinde bir zarfla içeri girdi. “Bu ne?” dedim. “Bankadan gelmiş,” dedi soğuk bir sesle. Zarfı açtım; kredi kartı ekstresi. Emre bana dönüp “Senin harcamaların yüzünden borca girdik!” diye bağırdı. Oysa ben sadece market alışverişi yapmıştım, oğlumun okul masrafları vardı. “Emre, ben lüks bir şey almadım ki…” dedim. Sözümü kesti: “Senin yüzünden bu evde huzur kalmadı!”
O gece uyuyamadım. Yatakta Emre’nin sırtı bana dönüktü. Kendi kendime sordum: “Ben ne zaman bu kadar yalnız kaldım?” Sabah kalktığımda aynada kendime baktım; gözlerim şişmişti. İçimdeki Zeynep’i aradım ama bulamadım.
Bir sabah, Kerem ateşlendi. Emre işe gitmişti, ben de Kerem’i hastaneye götürdüm. Doktor reçete yazdı, eczaneye gittim. Eve döndüğümde Emre aradı: “Neredesin sen? Evi yine boş bırakmışsın!” dedi öfkeyle. “Kerem hastalandı, doktora götürdüm,” dedim. “Senin yüzünden çocuk da hasta oldu!”
O an içimde bir şeyler koptu. Yıllardır kendimi suçlu hissetmeye alıştırılmıştım ama artık oğlumun sağlığı için bile suçlanmak ağır geliyordu. Akşam olunca Emre eve geldiğinde sessizce sofrayı kurdum. Kerem’in ateşi hâlâ düşmemişti. Emre yemeğe oturdu, hiçbir şey sormadı. O gece Kerem’in başında sabaha kadar bekledim.
Ertesi gün Elif tekrar aradı. “Zeynep, sesin hiç iyi gelmiyor. Gel biraz dışarı çıkalım,” dedi. İlk kez Emre’ye sormadan dışarı çıkmaya karar verdim. Elif’le sahilde yürüdük, ona her şeyi anlattım. Ağladım, sustum, tekrar ağladım. Elif bana sarıldı: “Zeynep, bu senin suçun değil. Kimse böyle yaşamamalı.”
O gün eve dönerken içimde bir karar filizlendi. Artık susmayacaktım. Oğlum için, kendim için… O akşam Emre eve geldiğinde ona baktım ve ilk kez gözlerinin içine bakarak konuştum: “Emre, ben artık böyle yaşamak istemiyorum. Bana değer vermiyorsun, bana saygı göstermiyorsun. Bu evde sadece anne ve eş değilim; ben de bir insanım.”
Emre önce şaşırdı, sonra öfkelendi. “Ne demek istiyorsun? Senin yerin burası!” dedi. “Benim yerim, bana değer verilen yer,” dedim. O gece ilk kez korkmadım. Oğlumun odasına gidip ona sarıldım. “Anne, sen ağlama artık,” dedi Kerem. O an anladım ki, susmak sadece bana değil, oğluma da zarar veriyordu.
Ertesi gün annemi aradım. Ona her şeyi anlattım. Annem uzun süre sustu, sonra “Kızım, ben de yıllarca sustum ama şimdi keşke konuşsaydım diyorum,” dedi. O sözler içimde yankılandı.
Bir hafta sonra Emre’yle konuştum. “Ya bana ve oğlumuza saygı gösterirsin ya da bu evde kalmam,” dedim. Emre önce inanmadı ama kararlı olduğumu görünce sessizleşti. O günden sonra evdeki hava değişti. Emre değişmeye çalıştı mı bilmiyorum ama ben artık kendimi suçlu hissetmiyordum.
Şimdi bazen aynada kendime bakıyorum ve soruyorum: “Zeynep, sen ne zaman kendini unuttun?” Belki de en büyük cesaret, suskunluğun zincirini kırmakta saklıydı. Sizce bir kadın ne zaman susmayı bırakmalı? Siz olsaydınız ne yapardınız?