Kırık Bir Sessizlik: Annemle Aramızdaki Buzlar
“Zeynep, kahvaltı hazır!” Annemin sesi, mutfağın kapısından sızan sıcaklık gibi evin soğuk koridorlarına yayıldı. O an, elimdeki fincanı neredeyse düşürüyordum. Yıllardır bu evde, bu mutfakta, annemle aramıza örülen görünmez duvarın ağırlığını taşıyordum. Ama o sabah, dışarıda lapa lapa yağan karın sessizliğiyle birlikte, içimdeki fırtına da dinmek bilmiyordu.
Küçükken, annemin elleriyle yaptığı poğaçaların kokusuna uyanırdım. Şimdi ise, aynı mutfakta, annemin gözlerine bakmaya korkuyordum. Babamın ani gidişinden sonra, evimizde kelimeler azalmış, bakışlar uzamıştı. Annemle aramızda konuşulmayan o kadar çok şey vardı ki…
Masaya oturduğumda, annem bana bakmadan çayımı doldurdu. “Biraz daha peynir ister misin?” dedi, sesi titrek ve uzak. “Yok anne, sağ ol,” dedim. Ama içimden geçenleri söyleyemedim: ‘Neden hiç konuşmuyoruz? Neden babamdan sonra her şey bu kadar zorlaştı?’
Birdenbire annem, elindeki tabağı masaya bıraktı. “Zeynep, seninle konuşmam lazım,” dedi. Gözleri dolu doluydu. O an, yıllardır beklediğim ama bir türlü gelmeyen o konuşmanın başlayacağını hissettim. Kalbim deli gibi atıyordu.
“Biliyorum, bana kırgınsın. Baban gittikten sonra seni yalnız bıraktım. Ama ben de çok yalnızdım,” dedi annem. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu. “Sana sarılamadım, çünkü kendime bile sarılamıyordum.”
İçimde bir şeyler kırıldı. Annemin gözyaşları, yıllardır içimde tuttuğum öfkeyi ve kırgınlığı eritmeye başladı. “Anne, ben de seni suçladım. Beni anlamadığını düşündüm. Ama belki de ikimiz de aynı acıyı yaşadık, sadece farklı şekillerde,” dedim.
O an, mutfağın penceresinden dışarı baktım. Kar hâlâ yağıyordu. Her şey bembeyazdı; sanki geçmişin izlerini örtüyordu. Annem elimi tuttu. “Zeynep, sana bir şey göstermek istiyorum,” dedi ve beni eski odama götürdü.
Odanın köşesinde, eski bir sandık vardı. Annem anahtarı çıkardı ve sandığı açtı. İçinden babamın bana yazdığı ama hiç göndermediği mektuplar çıktı. Annem, “Baban seni çok severdi. Sana söyleyemediklerini yazmış. Ben de yıllarca bu mektupları sakladım. Belki de zamanı geldi,” dedi.
Mektupları okurken, babamın bana olan sevgisini ve pişmanlıklarını hissettim. Her satırda gözyaşlarım aktı. Annem yanımda sessizce ağlıyordu. O an, annemle aramızdaki buzların çözülmeye başladığını hissettim.
Akşam olduğunda, annemle birlikte mutfağa döndük. Çay demledik, eski günlerdeki gibi poğaça yaptık. Bu sefer sessizlik yoktu; aramızda kelimeler dolaşıyordu. Annem bana çocukluğumdan hikâyeler anlattı, ben de ona üniversitedeki zorluklarımı…
Ama her şey bir anda düzelmedi. Ertesi gün, annemle yine tartıştık. “Senin için her şeyi yaptım!” diye bağırdı annem. “Ama ben senden sadece sevgi istedim!” dedim ben de. Kapıyı çarpıp odama kapandım. O an anladım ki, yılların biriktirdiği acılar bir günde geçmiyordu.
Bir hafta boyunca annemle konuşmadık. Evde ağır bir sessizlik vardı. Ama bir sabah, annem kapımı çaldı. Elinde sıcak bir çorba vardı. “Barışalım mı?” dedi sessizce. Gözlerinde umut vardı.
O günden sonra, annemle konuşmaya başladık. Geçmişin yükünü birlikte taşımayı öğrendik. Hâlâ tartışıyoruz, hâlâ kırılıyoruz ama artık birbirimize sırtımızı dönmüyoruz.
Şimdi bazen düşünüyorum: Acaba başka ailelerde de böyle sessizlikler var mı? Kaç kişi annesine ya da babasına söyleyemediklerini içinde biriktiriyor? Sizce de bazen konuşmak, susmaktan daha mı zor?