Kırık Bir Kalbin Sessizliği: Otuz Yaşında Yalnızlıkla Yüzleşmek

“Yine mi yalnızsın Zeynep?” Annemin sesi, mutfaktan salona kadar yankılandı. Elimdeki çayı masaya bırakırken, içimde bir şeylerin kırıldığını hissettim. Sanki her gün, her sabah, her akşam bu soruyla uyanıyor ve bu soruyla uyuyordum. Otuz yaşındaydım ve beş yıl önceki boşanmamdan beri hayatımda kimse olmamıştı. Arkadaşlarım, lise yıllarından beri yanımda olan o güzel kadınlar, hepsi çoktan evlenmiş, çocuk sahibi olmuştu. Hatta eski eşim Murat bile geçen ay nişanlanmıştı. Ben ise hâlâ annemin evinde, kendi odama kapanıp kitaplara sığınıyordum.

Bir akşam, Esra aradı. “Zeynep, bu cumartesi buluşuyoruz. Lütfen gel, bak herkes geliyor.” Sesinde bir telaş vardı, sanki benim yalnızlığım ona da ağır geliyordu. “Bilmiyorum Esra,” dedim, “yine onların mutlu aile fotoğraflarını izlemek istemiyorum.” Esra sustu, sonra yavaşça, “Sen de mutlu olabilirsin Zeynep. Belki de kendine izin vermiyorsun,” dedi.

O gece uyuyamadım. Tavanı izlerken içimdeki boşluk büyüdü. Annem sabah kahvaltısında yine başladı: “Bak kızım, Ayşe’nin kızı nişanlandı. Sen de artık toparlanmalısın. İnsan yalnız yaşlanmaz.” Cevap veremedim. Çünkü haklıydı; yalnızlık korkutucuydu. Ama aynı zamanda, kimseyle paylaşamadığım bir huzur da vardı bu yalnızlıkta. Kimseye hesap vermeden yaşamak… Ama ya sonsuza kadar böyle kalırsam?

Bir gün işten eve dönerken Kadıköy’de yağmura yakalandım. Sığınacak bir yer ararken eski bir kafeye girdim. İçerisi sıcaktı, duvarlarda eski İstanbul fotoğrafları asılıydı. Bir köşede otururken yan masada oturan yaşlı bir kadın dikkatimi çekti. Göz göze geldik. Hafifçe gülümsedi. “Yalnızlık bazen en iyi dosttur,” dedi aniden. Şaşırdım. “Ama insan bazen dostundan da sıkılır,” dedim istemsizce. Kadın başını salladı: “Kendini sevmeyi öğrenmeden başkasını sevemezsin.”

O günden sonra kendime farklı bakmaya başladım. Akşamları yürüyüşe çıkıyor, yeni kitaplar okuyordum. Ama yine de geceleri telefonuma bakıp kimsenin mesaj atmadığını görmek canımı yakıyordu. Bir gün Esra ile buluşmaya karar verdim. Masada dört kadın oturuyorduk; hepsi evli, hepsi çocuklu… Sohbet döndü dolaştı, ilişkilerden açıldı. Ayşe bana döndü: “Zeynep, sen neden hâlâ yalnızsın? Çok güzelsin, akıllısın… Birini bulmak bu kadar zor mu?”

İçimde bir öfke kabardı. “Belki de herkesin hayatı aynı olmak zorunda değildir,” dedim biraz sertçe. Masada bir sessizlik oldu. Sonra Melis lafa girdi: “Ama insan paylaşmak ister Zeynep… Yalnızlık zor.”

O gece eve dönerken ağladım. Sanki herkes benim eksik olduğuma inanıyordu. Annem de kapıda bekliyordu: “Kızım, bak yine ağlamışsın… Ne olur biriyle tanışsan artık.”

Bir hafta sonra işyerinde yeni biri başladı: Barış. Sessiz, içine kapanık ama nazik bir adamdı. Bir gün öğle arasında kantinde karşılaştık. “Sen de mi yalnızsın?” diye sordu gülerek. Şaşırdım; bu kadar doğrudan sorulmasına alışkın değildim. “Evet,” dedim kısaca.

Barış’la zamanla sohbet etmeye başladık. O da boşanmıştı ve ailesinin baskısından bunalmıştı. Bir gün bana dedi ki: “Bazen insan sadece anlaşılmak ister Zeynep… Sevilmek değil, anlaşılmak.” O an gözlerim doldu; çünkü yıllardır kimse beni anlamamıştı.

Barış’la arkadaşlığımız ilerledi ama ben hâlâ korkuyordum; yeniden sevmek, yeniden güvenmek… Annem her akşam Barış’ı soruyordu: “Bak kızım, iyi çocuk belli… Kaçırma fırsatı.” Ama ben hazır mıydım? Ya yine kırılırsam?

Bir gece Barış’la Moda’da yürürken durdu ve bana baktı: “Zeynep, korkuyor musun?” Başımı eğdim: “Çok korkuyorum Barış… Yine yalnız kalmaktan değil; yine yanlış birini seçmekten.” Barış elimi tuttu: “Hepimiz korkuyoruz Zeynep… Ama bazen risk almak gerekir.”

O gece eve döndüğümde annem kapıda bekliyordu: “Ne oldu kızım? Mutlu musun?” Cevap veremedim; çünkü bilmiyordum.

Aylar geçti; Barış’la yavaş yavaş birbirimize alıştık. Ama içimdeki yalnızlık duygusu hâlâ tam geçmemişti. Bir gün annemle tartıştık: “Senin yüzünden mi yalnız kaldım anne? Hep başkalarının ne dediğini düşündüğün için mi?” Annem ağladı: “Ben sadece senin mutlu olmanı istedim kızım…”

O an anladım ki; aslında herkes kendi korkularını bana yüklüyordu. Belki de yalnızlık kötü değildi; belki de insan önce kendini tamamlamalıydı.

Şimdi otuz birime girerken hâlâ tam olarak mutlu muyum bilmiyorum ama artık kendimi suçlamıyorum. Belki de hayat böyle; bazen yalnız, bazen kalabalık… Ama en önemlisi kendinle barışmak.

Sizce de toplumun beklentileri yüzünden kendi hayatımızı yaşamaktan vazgeçiyor muyuz? Yoksa gerçekten yalnızlık bu kadar korkutucu mu?