Kayınvalidem Beni Kendi Kızı ve Torunlarıyla Karşılaştırıyor: Sekiz Yıllık Bir Savaşın Hikâyesi
“Bak Elif, Derya’nın çocukları geçen hafta matematik yarışmasında birinci olmuş. Senin oğlan hâlâ ikiyle ikiyi toplayamıyor mu?”
Necla Hanım’ın sesi mutfakta yankılandı. Elimdeki çay bardağı titredi, neredeyse yere düşecekti. O an, sekiz yıllık evliliğimin her anında hissettiğim o çaresizlik ve öfke yine içimi sardı. Sanki ben bu evin gelini değil de, sürekli sınava tabi tutulan bir yabancıydım.
Eşim Baran, salonda televizyonun sesini biraz daha açtı. Beni duymamış gibi yaptı. Oysa biliyorum, her kelimeyi işitiyor ama annesiyle aramda kalmaktan korkuyor. Oğlum Kerem ise odasında sessizce ödevini yapmaya çalışıyordu. Onun da bu sözlerden ne kadar etkilendiğini biliyorum; gözleri her seferinde biraz daha sönükleşiyor.
“Anneciğim,” dedim, sesim titreyerek, “Kerem elinden geleni yapıyor. Her çocuk farklıdır.”
Necla Hanım kaşlarını kaldırdı, dudaklarını büzdü. “Ama Derya’nın çocukları hiç böyle değildi. Onlar daha bu yaşta İngilizce konuşuyorlar. Sen de biraz ilgilensen belki…”
Sözünü bitirmesine izin vermedim. “Ben de çalışıyorum, elimden geleni yapıyorum. Lütfen artık kıyaslama yapmayın.”
Bir anlık sessizlik oldu. Baran başını kaldırıp bana baktı, ama yine hiçbir şey söylemedi. Necla Hanım ise gözlerini devirdi, “Alınganlık yapıyorsun Elif. Ben sadece iyiliğini istiyorum.”
O an içimde bir şeyler koptu. Yıllardır süren bu savaşta ilk defa sesimi yükseltmek istedim ama boğazımda düğümlenen kelimelerle sustum. Annem hep derdi: “Gelinsin diye susmak zorunda değilsin.” Ama ben susmayı seçtim, çünkü Baran’ın annesiyle tartışmamızdan sonra bana küsmesini istemiyordum.
İlk yıllarımızda Necla Hanım’ın kıyaslamaları sadece Derya’yla sınırlıydı. Derya, üniversiteyi dereceyle bitirmiş, iyi bir işe girmişti. Ben ise devlet memuruydum; işimi seviyordum ama onun gözünde hep yetersizdim.
Bir gün mutfakta yemek yaparken bana şöyle demişti: “Derya’nın börekleri nasıl kabarıyor bir bilsen… Senin hamurun niye böyle sert oldu?”
O zamanlar gülüp geçiyordum. Ama zamanla bu sözler içimde birikmeye başladı. Her aile yemeğinde Derya’nın başarıları anlatılırken ben arka planda kalıyordum. Baran ise hep tarafsız kalmaya çalışıyordu: “Annem öyle demek istemedi,” derdi. Ama annesi her seferinde aynı şeyi tekrar ediyordu.
İki yıl önce Kerem doğduğunda işler daha da kötüleşti. Necla Hanım bu kez torunları kıyaslamaya başladı. Derya’nın kızı Zeynep’in ilk adımlarını videodan izletirken bana dönüp, “Senin oğlan hâlâ yürüyemedi mi?” diye sormuştu.
O gün ağlayarak banyoya kapanmıştım. Annemi aradım, “Anne ben ne yaparsam yapayım yetemiyorum,” dedim. Annem ise “Sen kendi yolunu bulacaksın kızım, kimseye kendini kanıtlamak zorunda değilsin,” dedi.
Ama insan bazen sadece bir teşekkür duymak istiyor. Bir aferin, bir küçük takdir…
Geçen hafta Kerem’in öğretmeni aradı; “Kerem çok yardımsever ve iyi kalpli bir çocuk,” dedi. O an gözlerim doldu, çünkü ilk defa biri oğlumun değerini gördü.
Bunu Necla Hanım’a anlatmak istedim. Akşam yemeğinde heyecanla söyledim: “Kerem’in öğretmeni çok memnunmuş, arkadaşlarına çok yardım ediyormuş.”
Necla Hanım başını salladı: “İyi güzel de, notları nasıl?”
Baran yine sessizdi. İçimdeki öfke büyüdü ama yine sustum.
Bir akşam Baran’la konuşmaya karar verdim. “Baran, annenin bu kıyaslamaları beni çok yoruyor,” dedim.
Baran gözlerini kaçırdı: “Elif, annem yaşlı işte… Boşver, takılma.”
“Takılmamak mümkün mü? Kerem bile etkileniyor artık!”
Baran ilk defa sesini yükseltti: “Ne yapayım Elif? Annemi susturamam ki!”
O an anladım ki bu savaşta yalnızdım.
Bir gün Derya bize geldi. Çocuklar salonda oynarken mutfakta çay koyuyorduk. Derya bana döndü: “Annem sana çok yükleniyor biliyorum. Ama inan bana, bana da kolay değil.”
Şaşırdım: “Nasıl yani?”
Derya iç çekti: “Annem beni de sürekli başkalarıyla kıyaslar. Hiçbir zaman tam anlamıyla yeterli olamadım onun için.”
O an ilk defa Derya’yla aynı tarafta olduğumuzu hissettim. Belki de Necla Hanım’ın sorunu bizde değil, kendi içindeki eksikliklerdeydi.
Ama yine de her gün aynı mücadeleye uyanmak yorucu… Sabah kahvaltısında bile Necla Hanım’ın bakışlarını üzerimde hissediyorum.
Bir sabah Kerem yanıma geldi: “Anneanne beni niye Zeynep’le karşılaştırıyor? Ben kötü müyüm?”
O an içim parçalandı. Oğluma sarıldım: “Hayır oğlum, sen çok değerlisin. Kimseyle kendini kıyaslama.”
Ama ya ben? Ben neden kendimi hep yetersiz hissediyorum?
Akşam yemeğinde Necla Hanım yine başladı: “Derya’nın evi ne kadar düzenli… Senin mutfağın hep dağınık.”
Bu kez dayanamadım: “Anneciğim, herkesin hayatı farklı! Lütfen artık beni ve oğlumu kimseyle karşılaştırmayın!”
Baran şaşkınlıkla bana baktı, Necla Hanım ise bir an sustu ama sonra yine söylendi: “Alınganlık yapıyorsun Elif!”
Ama bu kez susmadım. “Ben alıngan değilim; sadece insan gibi görülmek istiyorum.”
O gece uzun süre uyuyamadım. Pencereden dışarı bakarken düşündüm: Acaba bir gün gerçekten olduğum gibi kabul edilecek miyim? Yoksa hep birilerinin gölgesinde mi yaşayacağım?
Sizce insan ne zaman kendisi olmaya cesaret edebilir? Yoksa Türk ailelerinde gelinler hep başkalarıyla kıyaslanmaya mahkûm mu?