Affetmek mi, Hatırlatmak mı? Bir Ailenin Sessiz Savaşı
“Bunu bana nasıl yaparsınız? Ben sizin kızınız değil miyim?” diye bağırdım, gözyaşlarım yanaklarımı yakarken. Annem ve babam sessizce başlarını eğmiş, masanın etrafında oturuyorlardı. Eşim Murat ise yanımda, ellerini yumruk yapmış, öfkesini zor tutuyordu. O an, beş yıl önce verdiğimiz borcun ailemizi nasıl böleceğini asla tahmin etmemiştim.
O gün, annemle babamın kapımızı çalması hâlâ gözümün önünde. Babamın sesi titriyordu: “Kızım, işler kötüye gitti. Biraz destek olursanız toparlarız.” Murat’la göz göze geldik. O zamanlar yeni evliydik, birikimimizi zorla yapmıştık ama ailemize sırt çevirmek aklımızın ucundan bile geçmedi. “Tabii baba,” dedim, “Ne kadar gerekiyorsa.”
O gün onlara yüklü bir miktar verdik. “İlk fırsatta ödeyeceğiz,” dediler. Biz de güvendik. Sonra hayat aktı, işler daha da kötüye gitti. Babam emekli oldu, annem hastalandı. Biz de çocuk sahibi olduk, masraflar arttı. Ama o borç, aramızda konuşulmadan durdu; sanki evin içinde görünmez bir misafir gibi.
Geçen ay Murat işten çıkarıldı. Kredi kartları doldu, faturalar birikti. Bir gece mutfakta otururken Murat bana döndü: “Artık konuşmamız lazım. O parayı geri isteyelim.”
İçimde bir fırtına koptu. “Ailemden mi isteyelim? Onlar da zor durumda.”
Murat’ın sesi sertti: “Biz de zor durumdayız! Senin ailene verdiğimiz parayla şimdi kendi çocuğumuzun ihtiyaçlarını karşılayamıyoruz.”
O gece sabaha kadar uyuyamadım. Annemle babamı düşündüm; onlara yük olmak istemezdim. Ama Murat’ın da haklı olduğu yerler vardı. Ertesi gün annemi aradım, buluşmak istediğimi söyledim.
Kafede buluştuğumuzda annem hemen anladı bir şeylerin ters gittiğini. “Kızım, iyi misin?” dedi.
Gözlerim doldu: “Anne, biz de sıkıştık. O zaman verdiğimiz parayı konuşmamız lazım.”
Annemin yüzü bembeyaz oldu. “Kızım, biz o parayı geri veremeyiz şu an. Babanın emekli maaşı yetmiyor, ilaçlarım pahalı.”
O an içimde bir şey kırıldı. Hem anneme acıdım hem de Murat’a karşı mahcup hissettim. Eve döndüğümde Murat’a anlattım.
Murat sinirliydi: “Demek ki bizim çocuğumuzun hakkı yokmuş! Hep senin aileni düşünüyorsun.”
İlk defa bu kadar sert konuştu bana. O gece kavga ettik; Murat salonun kapısını çarpıp çıktı.
Ertesi gün babam aradı: “Kızım, annen çok üzülmüş. Biz sana yük olmak istemeyiz.”
Sustum. Ne diyeceğimi bilemedim.
Günler geçti, evde soğuk bir hava esti. Murat’la aramızda görünmez bir duvar örüldü. Akşam yemeklerinde sessizlik hakimdi; oğlumuz Ali bile fark etmişti huzursuzluğu.
Bir akşam Ali bana sarıldı: “Anne, neden üzgünsün?”
Gözyaşlarımı tutamadım: “Bazen büyükler de üzülür oğlum.”
O an düşündüm: Affetmek mi daha doğruydu yoksa hakkımı aramak mı? Annemle babamı daha fazla üzmek istemiyordum ama Murat’ın da güvenini kaybetmekten korkuyordum.
Bir gece Murat’la oturduk, uzun uzun konuştuk.
“Murat,” dedim, “Belki de bu parayı unutmalıyız. Ailemizden daha önemli ne olabilir ki?”
Murat başını salladı: “Ama ben kendimi değersiz hissediyorum. Sanki hep senin aileni koruyorsun.”
İlk defa onun gözünden baktım duruma. Ona sarıldım: “Haklısın, seni de düşünmeliydim.”
Ertesi gün annemi aradım ve ona da söyledim: “Anne, sizden para istemeyeceğim artık. Ama lütfen bunu unutmayın; Murat çok kırıldı.”
Annem ağladı telefonda: “Kızım, keşke elimizden gelseydi.”
Zaman geçti, yaralar yavaş yavaş kabuk bağladı ama izleri kaldı. Aile yemeklerinde hâlâ o eski sıcaklık yoktu; Murat bazen sessizce sofradan kalkardı.
Şimdi düşünüyorum da; acaba affetmek gerçekten büyüklük müydü yoksa susmak mı? Ya siz olsaydınız, ailenize borcu hatırlatır mıydınız yoksa içinize mi atardınız?