Bir Öğretmenin ve Bir Çocuğun Kesişen Kaderi: Yedi Yıl Sonra Gelen Vefa

“Yine mi aç geldin okula, Emir?” diye fısıldadı yanımdaki çocuk, gözleri tepsimdeki boşluğa kayarken. Sözleri mideme değil, kalbime saplandı. O gün kantinde herkesin arasında açlığımı saklamaya çalışırken, yaşlı matematik öğretmenimiz Nihat Hoca’nın bakışları üzerimdeydi. Göz göze gelmemek için başımı eğdim, ama o yavaşça yanıma yaklaştı.

“Evladım, neden yemek almıyorsun?” dedi yumuşak bir sesle. Utancımdan cevap veremedim. O an herkesin bana baktığını hissettim; sanki kantinin uğultusu bir anda kesilmişti. Nihat Hoca cüzdanını çıkardı, kasiyere döndü: “Bir tabak kuru fasulye, pilav ve ayran verir misiniz? Emir’in hesabına yazın.”

O gün, o tabak yemek sadece açlığımı değil, içimdeki çaresizliği de biraz olsun dindirmişti. Eve döndüğümde annem yine babamla kavga ediyordu. Babam işsizdi, annem temizliklere gidiyordu. “Yine mi para yok? Çocuk okula aç gidiyor!” diye bağırdı annem. Babam ise sessizce sigarasını yaktı. O gece yatağımda Nihat Hoca’nın bana uzattığı tabağı düşündüm. O an karar verdim: Bir gün ona borcumu ödeyecektim.

Yıllar geçti. Liseyi bitirdim, üniversiteyi kazandım. İstanbul’da küçük bir öğrenci evinde hayata tutunmaya çalışırken, ailemle aram iyice açıldı. Babam hâlâ işsizdi, annem hastalanmıştı. Okuldan arta kalan zamanlarda garsonluk yaptım, ders verdim. Hayat bana kolay davranmadı; ama Nihat Hoca’nın o günkü iyiliği hep aklımdaydı.

Bir gün annem aradı: “Emir, baban hastaneye kaldırıldı.” O an her şey üstüme yıkıldı. İstanbul’dan memlekete döndüm. Hastane koridorunda beklerken eski okuluma uğramak istedim. Okulun kapısından içeri girdiğimde çocukluğumun kokusu burnuma doldu. Kantinin önünden geçerken gözlerim doldu; yedi yıl önceki o günü hatırladım.

Koridorda yürürken bir grup öğrenci telaşla yanımdan geçti. Birinin elinde bir tepsi vardı; yere düştü, yemekler dağıldı. Herkes gülüştü, ama yaşlı bir adam hemen eğildi, çocuğun elinden tuttu: “Üzülme evladım, herkesin başına gelir.” O adamı hemen tanıdım: Nihat Hoca’ydı! Ama çok yaşlanmıştı; saçları iyice beyazlamış, elleri titriyordu.

Yanına yaklaştım: “Hocam…” dedim kısık bir sesle. Gözlüklerinin ardından bana baktı, tanıyamadı önce. “Ben Emir… Yedi yıl önce bana yemek ısmarlamıştınız.”

Bir an durdu, sonra gözleri doldu: “Evladım… Sen mi geldin?”

O an kantinde herkesin bakışları üzerimizdeydi; ama bu kez utanmıyordum. Cebimden küçük bir zarf çıkardım: “Hocam, bu size olan borcum… Ve fazlası.”

Nihat Hoca zarfı almak istemedi: “Evladım, ben sana borç vermedim ki… Sadece insanlık ettim.”

Ama ben ısrar ettim: “Siz bana sadece yemek değil, umut verdiniz hocam. Ben de şimdi size umut olmak istiyorum.”

O an gözlerinden süzülen yaşlar ellerime damladı. “Biliyor musun Emir,” dedi titrek bir sesle, “Ben de yıllarca çocuklara iyilik ettim ama kimse geri dönüp bakmadı. Sen ilk oldun.”

O gün okulun bahçesinde uzun uzun konuştuk. Bana hayat hikayesini anlattı: Gençliğinde ailesi tarafından dışlanmış, köyden kente göç etmiş, yıllarca yalnız yaşamıştı. Öğrencilerine baba gibi yaklaşmasının sebebi buydu belki de.

Akşam eve döndüğümde babam hâlâ hastanedeydi. Annemle oturup uzun uzun konuştuk. Ona Nihat Hoca’yı anlattım; annem ağladı: “Keşke herkes senin hocan gibi olsa…”

Babam hastaneden çıktıktan sonra eve döndük. Ailemiz hâlâ fakirdi ama artık umutsuz değildik. Ben üniversiteyi bitirdim, iyi bir iş buldum. Her ay maaşımın bir kısmını Nihat Hoca’ya gönderdim; o ise her seferinde geri çevirdi.

Bir gün telefonum çaldı: “Emir,” dedi Nihat Hoca’nın sesi, “Okulda bir burs fonu kurmak istiyoruz; senin adını vermek ister misin?”

Gözlerim doldu: “Hocam, adım önemli değil… Yeter ki başka çocuklar da aç kalmasın.”

Şimdi bazen düşünüyorum; insanın hayatında küçük bir iyilik ne kadar büyük bir değişime yol açabiliyor? Siz hiç size yapılan bir iyiliği unutamadınız mı? Ya da sizden umut bekleyen birine el uzattınız mı? Belki de hayat dediğimiz şey, birbirimize uzattığımız ellerden ibarettir…