Aşk Yaşlanınca: Yılların Ardından Gelen Boşanma ve Yeniden Başlama Cesareti
“Anne, ne yapıyorsun sen? Bu yaşta boşanılır mı?” Kızım Elif’in sesi, mutfakta yankılandı. Ellerim titreyerek çay bardağını tezgâha bıraktım. Gözlerimden yaşlar süzülürken, içimdeki fırtına dışarıdan bakınca sadece sessizlik gibi görünüyordu. Otuz yıl boyunca aynı adamla, aynı evde, aynı alışkanlıklarla yaşadım. Şimdi ise, altmış yaşında, İstanbul’un gürültüsünde, yalnız kalmayı göze alıyordum.
Eşim Mehmet’le evliliğimizin ilk yılları güzeldi. Birlikte Beyoğlu’nda yürüyüşler yapar, Galata Köprüsü’nde balık ekmek yerdik. Ama zamanla her şey değişti. Mehmet’in sessizliği, ilgisizliği, eve geliş saatlerinin gecikmesi… Önce anlamamıştım, sonra kabullenmiştim. “Erkekler böyledir,” derdi annem. “Kadın sabreder.” Ben de sabrettim. Ama sabır bazen insanı yavaşça öldürüyor.
Bir gece, Elif ve oğlum Baran evdeyken Mehmet yine geç geldi. Kapıdan içeri girdiğinde yüzünde ne bir pişmanlık ne de bir açıklama vardı. Sadece sustu. O an anladım ki, artık bu sessizliğin içinde kayboluyordum. “Mehmet, konuşmamız lazım,” dedim. Göz göze geldik. O an gözlerinde ilk defa bir yabancılık gördüm.
“Ne konuşacağız?” dedi soğuk bir sesle.
“Ben yoruldum,” dedim. “Yalnız hissediyorum kendimi.”
Mehmet başını çevirdi, televizyonun sesini açtı. O an içimde bir şey koptu. O gece sabaha kadar ağladım. Sabah olduğunda kararımı vermiştim.
Boşanmak kolay olmadı. Ailem, komşularım, hatta eski arkadaşlarım bile şaşkınlıkla baktı bana. “Bu yaştan sonra ne yapacaksın?” diye sordular. Annem telefonda ağladı: “Kızım, insanlar ne der?”
Ama ben artık insanların ne dediğini duymak istemiyordum. Kendi sesimi duymak istiyordum.
Boşanma süreci sancılıydı. Avukatımla Kadıköy Adliyesi’ne her gidişimde ellerim terliyordu. Mehmet’in avukatıyla göz göze gelmemeye çalışıyordum. Elif ve Baran arada kalmıştı; annelerinin cesaretine hayran mı kalsınlar, yoksa babalarının yalnızlığına mı üzülsünler bilemediler.
Bir gün Elif yanıma geldi. Gözleri doluydu.
“Anne, seni anlamaya çalışıyorum ama çok korkuyorum,” dedi.
Onu kucakladım. “Ben de korkuyorum kızım,” dedim. “Ama bazen korkunun üstüne gitmek gerek.”
Boşandıktan sonra ilk defa kendi evimde yalnız uyudum. O gece İstanbul’un sesi bana hiç bu kadar yabancı gelmemişti. Dışarıda martılar bağırıyor, uzaktan vapur düdükleri duyuluyordu. Yastığa başımı koyduğumda geçmişim film şeridi gibi gözümün önünden geçti: Mehmet’le ilk tanışmamız, çocuklarımın doğumu, aile yemekleri… Hepsi birer anı olmuştu artık.
Yalnızlık kolay değildi. Sabahları kahvaltı masasında iki kişilik tabak hazırlamaya alışmış ellerim şimdi tek bir tabakla yetiniyordu. Komşum Ayşe Teyze kapımı çaldı bir gün.
“Kızım, iyi misin?” dedi endişeyle.
“İyiyim Ayşe Teyze,” dedim ama sesim titriyordu.
Oturdu karşıma, elimi tuttu.
“Ben de yalnız kaldım yıllar önce,” dedi. “Zor ama geçiyor.”
Onun gözlerinde kendi geleceğimi gördüm o an.
Çocuklarım bana destek olmaya çalıştı ama onların da hayatı vardı. Elif işten geç geliyor, Baran ise başka şehirde yaşıyordu. Akşamları televizyonun karşısında oturup eski fotoğraflara bakarken kendime soruyordum: “Gerçekten doğru mu yaptım?”
Bir gün eski arkadaşım Zeynep aradı.
“Gülseren, hadi çıkalım biraz,” dedi.
İlk başta çekindim ama sonra kabul ettim. Moda’da bir kafede buluştuk. Çaylarımızı içerken Zeynep bana baktı:
“Senin gözlerin eskisi gibi parlamıyor,” dedi.
“Çünkü içimde bir boşluk var,” dedim.
Zeynep elimi tuttu.
“O boşluğu sen dolduracaksın,” dedi.
O günden sonra kendime küçük hedefler koymaya başladım: Sabahları sahilde yürüyüş yapmak, yeni kitaplar okumak, eski dostlarla buluşmak… Hayat yavaş yavaş renklenmeye başladı ama geçmişin gölgesi hep peşimdeydi.
Bir gün Baran aradı:
“Anne, babam çok yalnız,” dedi.
İçimde bir sızı hissettim ama ona şunu söyledim:
“Herkes kendi yalnızlığını yaşamak zorunda Baran.”
Ailem hâlâ alışamamıştı bu yeni halime. Annem hâlâ arayıp “Kızım dön evine,” diyordu. Komşular fısıldaşıyor, mahalledeki bakkal bile bana farklı bakıyordu artık.
Ama ben her şeye rağmen ayakta kalmaya çalıştım. Çünkü biliyordum ki; kadınlar genellikle kendi hayatlarını hep erteleyerek yaşıyor bu ülkede. Ben artık ertelemek istemiyordum.
Bir akşam Elif yanıma geldi ve bana sarıldı:
“Anne, seninle gurur duyuyorum,” dedi gözleri dolu dolu.
O an anladım ki; bazen en büyük cesaret, herkesin yanlış bulduğu bir kararı savunabilmekmiş.
Şimdi altmış bir yaşındayım ve hayatı yeniden öğreniyorum. Yalnızlık hâlâ zor ama özgürlük çok güzel bir duyguymuş meğer.
Bazen pencereden dışarı bakıp kendi kendime soruyorum: “Acaba daha önce cesaret etseydim hayatım nasıl olurdu? Sizce insan hangi yaşta olursa olsun yeniden başlayabilir mi?”