Boşanma Mektubunun Geri Tepmesi: Bir İhanet ve Hesaplaşma Hikayesi
“Bunu bana nasıl yaparsın, Cemil?” diye bağırdım, elimde titreyen kağıt parçasını sıkarak. Mutfakta, sabahın köründe, kahvaltı masasının üzerinde bulduğum o mektup, hayatımın en acımasız sabahıydı. On yedi yıllık evliliğimizin ardından, bana bir mektupla veda etmeye kalkmıştı. Sanki ben bir yabancıymışım gibi, sanki yıllarca aynı yastığa baş koymamışız gibi…
Mektupta yazanlar hâlâ kulaklarımda çınlıyor: “Artık seni sevmiyorum, Zeynep. Hayatımda heyecan kalmadı. Sürekli şikâyetlerin, bitmeyen dırdırın beni boğuyor. Belki de ikimiz için en iyisi bu. Lütfen anlayış göster.”
Anlayış mı? Yıllarca onun için çalıştım, çocuklarımızı büyüttüm, annesine baktım, işten eve yorgun döndüğünde önüne sıcak çorba koydum. Herkesin önünde susup, arkasında gözyaşı döktüm. Şimdi ise bana düşen tek şey anlayış göstermek mi?
O an içimde bir şeyler koptu. Gözyaşlarımı silip aynada kendime baktım. “Zeynep,” dedim kendi kendime, “artık susmak yok!” O gün karar verdim: Bu evlilikte sadece Cemil’in değil, benim de söz hakkım vardı.
Cemil akşam eve geldiğinde yüzüme bile bakmadı. Anahtarını sessizce askıya astı, televizyonun karşısına geçti. Sanki hiçbir şey olmamış gibi… Ama ben hazırdım.
“Cemil,” dedim kararlı bir sesle, “Mektubunu okudum.”
Başını kaldırmadan, “Evet,” dedi soğukça. “Zaten konuşacak bir şey yok.”
“Yanılıyorsun,” dedim. “Çok şey var konuşacak.”
O an göz göze geldik. Yıllardır ilk defa ona bu kadar dik baktığımı fark ettim. “Seninle evlendiğimde bana söz vermiştin. İyi günde kötü günde yanımda olacaktın. Ama sen ilk fırtınada kaçıyorsun.”
Cemil sinirli bir şekilde ayağa kalktı. “Zeynep, bitsin artık bu işkence! Yeter!”
“İşkence mi?” dedim alaycı bir gülümsemeyle. “Sana işkence olan şey ne? Çocukların ödevleriyle ilgilenmek mi? Annenin hastane masraflarını karşılamak mı? Yoksa senin işsiz kaldığın dönemde evin geçimini sağlamak mı?”
Cemil’in yüzü kızardı. Bir an sustu. Sonra gözlerini kaçırdı.
O gece uyuyamadım. Yatakta dönüp dururken geçmişi düşündüm: İlk tanıştığımız günleri, birlikte kurduğumuz hayalleri… Sonra yavaş yavaş hayatın yüküyle ezildiğimizi fark ettim. Cemil’in ilgisizliği, benim suskunluğum… Belki de ikimiz de suçluyduk ama onun yaptığı affedilir gibi değildi.
Ertesi gün annemi aradım. “Anne,” dedim ağlamaklı bir sesle, “Cemil boşanmak istiyor.”
Annem telefonda derin bir iç çekti: “Kızım, sabret. Erkekler bazen böyle olur. Belki de başka biri vardır.”
Bu cümle beynimde yankılandı: Başka biri mi? O an Cemil’in son zamanlarda eve geç gelmelerini, telefonunu saklamasını hatırladım. İçimde bir şüphe büyüdü.
Bir hafta boyunca Cemil’i gözlemledim. Telefonunu hiç yanından ayırmıyor, mesajlarını gizlice okuyordu. Bir akşam banyoda telefonunu unutunca fırsatı kaçırmadım. Ekranda bir mesaj: “Canım Cemil’im, ne zaman tamamen benim olacaksın?”
Dünya başıma yıkıldı. Demek ki her şeyin sebebi buydu! Beni terk etmek istemesinin nedeni başka bir kadındı.
O gece Cemil eve geldiğinde onu mutfakta bekliyordum. Masanın üzerinde telefonu ve o mesaj açıktı.
“Bunu açıklayacak mısın?” dedim sessizce.
Cemil önce inkar etti, sonra sustu. Gözleri doldu ama ağlamadı. “Evet,” dedi sonunda, “Başka biri var.”
İçimdeki öfke yerini tarifsiz bir hüzne bıraktı. “Peki ya çocuklar?” dedim titreyen bir sesle. “Onlara ne diyeceğiz?”
Cemil başını eğdi: “Onlar için en iyisi bu olacak.”
O an kararımı verdim: Bu evlilik bitmeli ama ben ezilmeyeceğim! Çocuklarımı alıp annemin yanına taşındım. Cemil’in ailesi bana cephe aldı; kayınvalidem telefonda hakaretler etti: “Sen iyi bir eş olsaydın oğlum seni bırakmazdı!”
Mahallede dedikodular başladı: “Zeynep kocasını elinde tutamadı.” “Kesin başka biri var.”
Ama ben artık susmuyordum! Çocuklarımı okula götürürken başı dik yürüdüm. Komşuların bakışlarına aldırmadım.
Boşanma davası başladığında Cemil mal paylaşımı konusunda da adaletsiz davrandı. Evin yarısını bile vermek istemedi. Avukatımla birlikte mücadele ettim; hakkımı sonuna kadar savundum.
Bir gün mahkeme çıkışında Cemil’le karşılaştık.
“Bunu bu kadar uzatmana gerek yoktu,” dedi öfkeyle.
“Sen bana adaletli davransaydın,” dedim gözlerinin içine bakarak, “ben de sana insanca davranırdım.”
Aylar geçti… Boşanma sonuçlandı. Evin yarısı bana kaldı; çocukların velayetini aldım. Cemil ise yeni sevgilisiyle mutlu olacağını sandı ama kısa sürede ayrıldılar.
Bir akşam çocuklar babalarını görmek istediğinde Cemil’in evine gittik. Kapıyı açtığında yüzü solgundu; evi darmadağındı.
“İyi misin?” diye sordum istemsizce.
Başını salladı: “Her şey sandığım kadar kolay değilmiş Zeynep.”
O an içimde ona karşı ne nefret ne de acıma hissettim; sadece huzur duydum. Çünkü artık kendi ayaklarımın üzerinde durabiliyordum.
Yıllarca sustum, sabrettim ama sonunda kendi sesimi buldum.
Şimdi geceleri yatağa uzandığımda aynaya bakıp soruyorum: “Bir kadının değeri sadece eşinin gözünde mi ölçülür? Yoksa kendi ayakta durabilmesiyle mi? Sizce hangisi?”