Bir Anne, Bir Pişmanlık: Oğlumu Sekiz Yıl Emzirdim

“Yeter artık Sevil! Oğlan sekiz yaşına geldi, hâlâ emziriyorsun. Ayıp oluyor!”

Annemin sesi mutfağın duvarlarında yankılandı. O an, elimdeki çay bardağı titredi. Emir, arkamda sessizce duruyordu; gözleriyle bana tutunmuştu. Kocam Murat ise gözlerini yere indirmiş, bir şey demeden masadaki ekmek kırıntılarıyla oynuyordu. O an, içimde bir fırtına koptu. Herkesin gözünde ben yanlış yapan bir anneydim. Ama ben… Ben sadece oğlumu korumak istemiştim.

Oğlum Emir doğduğunda, hastane odasında ilk kez kucağıma aldığımda, içimde tarifsiz bir sevgiyle karışık korku vardı. İlk çocuğumdu ve her şeyden çok onu sağlıklı büyütmek istiyordum. Doktorlar, “İlk altı ay sadece anne sütü,” dediler. Ben ise bu süreyi uzatmanın ona daha iyi geleceğine inandım. Zaman geçti, Emir iki yaşına geldiğinde çevremden gelen eleştiriler başladı. “Artık bırakmalısın,” dediler. Ama ben duymadım, duymak istemedim.

Bir gün Murat’la tartıştık. “Sevil,” dedi, “Oğlumuz okula başlayacak neredeyse. Arkadaşları dalga geçerse ne olacak? Bunu düşünmüyor musun?”

Gözlerim doldu. “Ben sadece onun iyiliğini istiyorum,” dedim. “Anne sütü mucize gibi bir şey.”

Murat başını salladı. “Ama senin bu takıntın ailemizi yıpratıyor.”

O gece uyuyamadım. Emir’in başucunda oturup onu izledim. Küçük elleriyle battaniyesini tutuyordu. İçimde bir boşluk hissettim; sanki doğru bildiğim her şey bir anda anlamsızlaşmıştı.

Yıllar geçti. Emir büyüdü, ama ben bırakmadım. Her seferinde “Biraz daha,” dedim kendime. “Biraz daha koruyayım onu.” Ama fark etmeden kızım Zeynep ve küçük oğlum Kerem’i ihmal etmeye başladım. Zeynep bir gün bana bağırdı:

“Anne! Hep Emir’le ilgileniyorsun! Ben de senin kızınım!”

O an içimde bir şey kırıldı. Zeynep’in gözlerindeki öfke ve kırgınlık, bana yıllardır görmezden geldiğim gerçeği gösterdi: Anneliğin sadece korumak değil, adil olmak da olduğunu unutmuştum.

Komşular fısıldaşıyordu. Mahallede adım çıktı: “Sevil’in tuhaflığı bitmedi.” Annemle babam eve gelmez oldu. Kendi annem bile bana küstü.

Bir gün Emir okuldan ağlayarak geldi. “Anne,” dedi, “Arkadaşlarım bana ‘bebek’ diyor.”

O an dünyam başıma yıkıldı. Onu korumak isterken, en çok zarar verdiğim kişi yine oğlum olmuştu.

Murat’la o gece uzun uzun konuştuk.

“Sevil,” dedi yorgun bir sesle, “Sana kızgın değilim ama artık değişmen lazım. Çocuklarımızı kaybediyoruz.”

Gözyaşlarımı tutamadım. “Biliyorum,” dedim fısıltıyla. “Ama nasıl bırakacağımı bilmiyorum.”

O gece sabaha kadar düşündüm. Kendi çocukluğum aklıma geldi; annemin bana sarılışı, babamın başımı okşayışı… Ben de onlar gibi iyi bir anne olmak istemiştim ama yolumu kaybetmiştim.

Ertesi sabah Emir’in odasına girdim. Yanına oturdum.

“Emirciğim,” dedim, “Artık büyüdün. Sana başka türlü sevgimi göstereceğim.”

Gözleri doldu ama başını salladı. O an ikimiz de büyüdük sanki.

Aylar geçti. Evimizde sessizlik yerini yavaş yavaş sohbete bıraktı. Zeynep’le mutfakta kek yaptık, Kerem’le parka gittik. Murat’la akşamları çay içip dertleştik.

Ama içimde hâlâ bir yara var; pişmanlıkla karışık bir boşluk… Keşke zamanı geri alabilsem diyorum bazen. Keşke anneliğin sadece fedakârlık değil, denge olduğunu daha önce anlayabilseydim.

Şimdi size soruyorum: Bir anne ne zaman kendi sevgisinin çocuğuna zarar verdiğini fark eder? Siz olsaydınız ne yapardınız?