Kırık Bir Babanın Gölgesinde: Bir Hayat Hikayesi

“Yine mi geç kaldın, baba?” diye bağırdım kapının önünde, anahtar deliğinde dönen anahtarın sesiyle. Saat gece yarısını çoktan geçmişti. Annem, mutfakta eski bir sandalyede oturmuş, ellerini dizlerinin arasında sıkmış bekliyordu. Babam ise her zamanki gibi sarhoştu; gözleri kan çanağı, adımları dengesizdi. “İşten geldim oğlum, ne var bunda?” dedi, sesi çatallı ve yorgundu. O an içimde bir şeyler koptu; on iki yaşındaydım ve babamı ilk kez gerçekten sevmek istemedim.

Babamın adı İsmail. Bizim mahallede herkes onu tanırdı; eskiden iyi bir ustaydı, ama son yıllarda işsizliğin pençesine düşmüş, umudunu rakı şişelerinde aramaya başlamıştı. Annem Zeynep ise sabahları pazara gider, akşamları evlere temizliğe giderdi. Ben ve küçük kardeşim Elif, çoğu zaman evde yalnız kalırdık. Akşamları annem yorgun argın döner, babam ise ya kahvede olurdu ya da eve sarhoş gelirdi.

Bir gün okuldan eve döndüğümde Elif ağlıyordu. “Abla, babam yine anneme bağırdı,” dedi titrek bir sesle. O an içimdeki öfke büyüdü. Annem mutfakta sessizce bulaşık yıkıyordu, gözleri kızarmıştı. “Anne, neden ayrılmıyorsun?” diye sordum. Cevap vermedi; sadece başını öne eğdi. O gece annemin sessizliğiyle, babamın öfkesi arasında sıkışıp kaldım.

Liseye başladığımda hayat daha da zorlaştı. Babam iş bulamıyor, annem ise hastalandı. Evde para yoktu; faturalar birikiyor, komşulara borçlanıyorduk. Bir akşam babam eve geldiğinde elinde bir torba vardı; içinde ucuz bir rakı ve birkaç ekmek. “Bunu mu getirdin eve?” diye bağırdım. Babam bana ilk kez tokat attı o gece. Yanaklarımda acı, kalbimde kırgınlık kaldı.

O günden sonra babamla aramızda görünmez bir duvar örüldü. Konuşmaz olduk. Annem ise her geçen gün daha da içine kapandı. Elif’le birlikte evin yükünü omuzlamaya başladık; ben okuldan sonra markette çalışıyor, Elif ise komşulara çocuk bakıyordu.

Bir gün okuldan dönerken mahalledeki çocukların arkamdan “Sarhoş İsmail’in oğlu geliyor!” diye bağırdığını duydum. Utandım, öfkelendim ama en çok da yalnız hissettim. O gece anneme sarılıp ağladım. “Anne, neden bizim hayatımız böyle?” diye sordum. Annem gözyaşlarını sildi ve sadece “Kader oğlum,” dedi.

Üniversiteyi kazanmak için çok çalıştım. İstanbul’a gitmek istiyordum; bu kasvetli mahalleden, babamın gölgesinden kurtulmak istiyordum. Sınav sonuçları açıklandığında kazandığımı öğrendim ama sevinemedim; çünkü evde kutlayacak kimse yoktu. Babam yine kahvedeydi, annem ise hastanede yatıyordu.

İstanbul’a gittiğimde ilk kez özgür hissettim ama içimdeki boşluk hiç dolmadı. Her telefon çaldığında kötü bir haber alacakmışım gibi korkuyordum. Bir gün Elif aradı; “Abi, annem kötüleşti,” dedi ağlayarak. Apar topar memlekete döndüm. Annem hastane odasında bana bakıp “Sen iyi bir evlat oldun,” dedi son nefesinde.

Annemin ölümünden sonra babam tamamen çöktü. Evde günlerce konuşmadık. Bir gece mutfakta otururken bana dönüp “Sana iyi bir baba olamadım,” dedi gözleri dolu dolu. O an içimdeki öfke yerini acıya bıraktı. “Neden baba? Neden bizi bu kadar yalnız bıraktın?” diye sordum titreyen bir sesle.

Babama sarıldım o gece; ilk kez gerçekten affetmek istedim ama kolay olmadı. Yılların yüküyle baş başa kaldık ikimiz de. Elif ise evlenip başka bir şehre taşındı; ben ise babama bakmak için memlekette kaldım.

Şimdi otuz yaşındayım ve hâlâ babamla aynı evde yaşıyorum. Onun suskunluğu bazen boğucu oluyor ama artık anlıyorum ki herkesin kendi savaşı var bu hayatta. Babamın savaşı alkolleydi, benimki ise onun gölgesinden çıkmakla.

Bazen geceleri pencereden dışarı bakarken kendi kendime soruyorum: Bir insan ailesinin hatalarını affedebilir mi? Yoksa geçmişin yüküyle sonsuza kadar yaşamak zorunda mı kalırız? Siz olsanız ne yapardınız?