Köyün Sonundaki Evdeki Yabancı: Bir Kadının Sessiz Çığlığı
“Kim bu kadın? Neden buraya geldi?” diye fısıldıyordu köylüler, ben daha eşyalarımı bile yerleştirmeden. Sabahın köründe, eski Zeliha Teyze’nin evinin kapısını açarken, üzerime çevrilen bakışların ağırlığını iliklerime kadar hissettim. Evin önündeki incir ağacının gölgesinde, ellerinde çay bardaklarıyla toplanmış kadınlar, beni baştan aşağı süzüyorlardı. İçlerinden biri, Ayten Abla, kocasına dönüp alçak sesle, “Zeliha’nın hiç çocuğu yoktu ki, bu kim ola ki?” dedi. O an içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim; sanki köyün tüm duvarları üstüme yıkılıyordu.
Benim adım Elif. İstanbul’da doğdum, büyüdüm; annemi hiç tanımadım, babam ise ben on iki yaşındayken başka bir kadınla evlenip gitti. Hayatım boyunca bir yere ait olamamıştım. Bir gün, annemin eski sandığında bulduğum sararmış bir mektup, beni bu köye getirdi. Mektupta, “Eğer bir gün yalnız kalırsan, Zeliha Teyze’nin evine git,” yazıyordu. O zamana kadar Zeliha Teyze’nin kim olduğunu bile bilmiyordum. Ama başka çarem yoktu; İstanbul’da tutunacak dalım kalmamıştı.
İlk günlerim kabus gibiydi. Marketten ekmek almaya gittiğimde kasiyer bana para üstünü verirken elini çekti, sanki dokunsam hastalık bulaştıracakmışım gibi. Mahallede çocuklar arkamdan “Cadı geldi!” diye bağırıp kaçıyorlardı. Akşamları penceremden köyün ışıklarını izlerken, içimde tarifsiz bir yalnızlık büyüyordu. Bir gece, kapıma biri dayandı. Kapıyı açtığımda karşımdaki adam, köyün muhtarı Hasan Bey’di. “Kusura bakma kızım,” dedi, “Köylüler biraz tedirgin oldu. Kim olduğunu, neyin nesi olduğunu bilmek istiyorlar.”
Derin bir nefes aldım. “Ben de bilmiyorum,” dedim sessizce. “Sadece burada olmam gerektiğini hissettim.” Hasan Bey’in gözlerinde bir an için merhamet parladı ama hemen ardından şüphe geri döndü. “Bak kızım,” dedi, “Burası küçük yer. Herkes birbirini tanır. Bir yanlışlık olmasın.”
O gece sabaha kadar uyuyamadım. Annemin mektubunu tekrar tekrar okudum; satır aralarında gizli bir anlam aradım. Ertesi sabah köy kahvesine gitmeye karar verdim. Herkesin gözü önünde olmak istedim; belki de korkularımla yüzleşmem gerekiyordu. Kahveye girdiğimde sohbet bir anda kesildi. Herkes bana bakıyordu. Bir sandalyeye oturdum ve çay istedim. Garson çocuk bardakları masaya koyarken titriyordu.
O sırada yaşlı bir kadın yanıma yaklaştı; gözleri doluydu. “Sen… sen Elif misin?” dedi titrek bir sesle. Şaşkınlıkla başımı salladım. Kadın ağlamaya başladı. “Ben Zeliha’nın komşusu Şerife’yim. Senin anneni de tanırdım… Çok iyi kadındı.” O an içimde bir şeyler kırıldı; annem hakkında ilk defa bir şey duymuştum.
Şerife Teyze beni evine davet etti. Küçük mutfağında bana tarhana çorbası yaptı, eski fotoğrafları gösterdi. Annemin gençliğini, Zeliha Teyze ile olan dostluğunu anlattı. Meğer annem de bu köyde doğmuş ama genç yaşta İstanbul’a kaçmış. Zeliha Teyze ise ona hep kol kanat germiş.
Günler geçtikçe köylüler bana alışmaya başladı ama yine de aramızda görünmez bir duvar vardı. Bir gün Ayten Abla’nın oğlu hastalandı; gece yarısı kapımı çaldılar çünkü köyde tek hemşire bendim. Çocuğa serum taktım, ateşini düşürdüm. O günden sonra bana biraz daha ısındılar ama yine de tam anlamıyla kabul edilmedim.
Bir akşamüstü, evimin önünde otururken Hasan Bey yanıma geldi. “Elif,” dedi yavaşça, “Köyde dedikodular var… Senin annenin kim olduğu, neden buraya geldiğin konuşuluyor.” Gözlerim doldu; “Ben de bilmiyorum Hasan Bey,” dedim çaresizce. “Sadece geçmişimi bulmak istiyorum.”
O gece rüyamda annemi gördüm; bana sarılıp “Korkma,” diyordu. Sabah uyandığımda kararımı verdim: Annemin mezarını bulacaktım ve geçmişimle yüzleşecektim.
Şerife Teyze ile birlikte eski mezarlığa gittik. Annemin mezar taşını bulduğumda dizlerimin bağı çözüldü; gözyaşlarımı tutamadım. Mezar taşında sadece adı yazıyordu: “Fatma Kızıl.” O an anladım ki, annem de bu köyde dışlanmıştı; onun da hikayesi benimkine benziyordu.
Köye döndüğümde artık daha güçlüydüm ama içimde hâlâ büyük bir boşluk vardı. Bir akşam köy meydanında toplanan kalabalığın ortasında durdum ve yüksek sesle konuştum: “Ben Elif’im! Burada doğmadım ama burada geçmişimi buldum! Sizin gibi ben de sevilmek ve kabul edilmek istiyorum!”
Bir süre sessizlik oldu; sonra Şerife Teyze yanıma gelip elimi tuttu. Ardından birkaç kadın daha yaklaştı; gözlerinde hem merhamet hem de utanç vardı.
Aylar geçti… Artık köyde bana selam vermeyen kalmadı ama yine de bazı bakışlar üzerimdeydi. Bazen düşünüyorum: İnsan neden yabancıdan bu kadar korkar? Kendi geçmişimizden kaçarken başkasının hikayesini neden yargılarız? Belki de hepimiz biraz yabancıyız bu hayatta… Sizce insan gerçekten ait olduğu yeri bulabilir mi? Yoksa her zaman bir parçamız eksik mi kalır?