Oğlum Evlenip Yurt Dışına Gitti: Bir Annenin Sessiz Çığlığı
“Alo? Oğlum, iyi misin? Lütfen bir ses ver…” Telefonun ucunda yine sadece sessizlik. Ellerim titriyor, gözlerim doluyor. Mutfak masasında, eski çaydanlığın fokurtusu arasında, oğlumun sesini duymayı bekliyorum. Her gün aynı umut, her gün aynı hayal kırıklığı.
Benim adım Gülseren. Altı ay önceye kadar, hayatımın en büyük gururu oğlum Emre’ydi. Emre, çocukluğundan beri uslu, çalışkan, vicdanlı bir çocuktu. Babası erken yaşta vefat ettiğinde, omuzlarıma yük bindi ama Emre bana hep destek oldu. Üniversiteyi İstanbul’da kazandı, makine mühendisliğini dereceyle bitirdi. Mezuniyetinde gözlerim dolu dolu alkışladım onu. “Anne, senin sayende,” dediğinde içimden bir parça daha ona bağlanmıştı.
Sonra Elif’le tanıştı. Elif, İzmirli bir ailenin kızıydı; akıllı, güzel, terbiyeli. İlk tanıştığımızda bana sarılıp “Gülseren teyze, Emre’yi çok seviyorum,” dediğinde içim ısınmıştı. Düğünleri sade ama çok güzeldi. O gün oğlumu gelin arabasına bindirirken “Mutlu ol oğlum,” dedim, gözyaşlarımı saklamaya çalışarak.
Her şey yolundaydı. Ta ki Elif’in Almanya’daki kuzeni iş bulmasına yardım edene kadar. Emre’ye de iş teklifi geldi. “Anne, bir süreliğine gideceğiz, belki döneriz,” dediler. İçim burkuldu ama belli etmedim. “Kendi hayatınızı kurun,” dedim, “Ben burada iyiyim.”
İlk zamanlar her gün aradılar. Emre işten çıkınca görüntülü arardı; Elif mutfakta Türk yemekleri yapmaya çalışırdı. “Anne, senin kısırını özledik,” derlerdi. Ben de onlara tarif gönderirdim, gülüşürdük.
Ama zamanla aramalar seyrekleşti. Önce haftada bire düştü, sonra iki haftada bir… Sonra sadece bayramlarda… Son üç aydır ise ne arayan var ne soran. Ben aradıkça ya açmıyorlar ya da “Şimdi meşgulüz anneciğim, sonra konuşalım,” deyip kapatıyorlar.
Bir gün komşum Ayşe Hanım uğradı. “Gülseren abla, oğlundan haber var mı?” diye sordu. Gözlerim doldu, cevap veremedim. O da anladı zaten…
Gece yatarken Emre’nin çocukluğunu düşünüyorum. İlk adımlarını attığında nasıl sevinmiştim… Okula başladığı gün elini bırakmaya kıyamamıştım… Şimdi ise binlerce kilometre ötede ve ben ona ulaşamıyorum.
Bir gün cesaretimi topladım, Elif’e mesaj attım: “Kızım, iyi misiniz? Çok merak ediyorum.” Saatler geçti, cevap yok. Sonra kısa bir mesaj: “İyiyiz Gülseren teyze, çok yoğunduk.” Sanki yabancılaşmışız…
Bir akşam Emre’yi tekrar aradım. Telefon çaldı çaldı, açmadı. Sonra bir mesaj: “Anneciğim, toplantıdaydım.” Oğlumun sesini duymak istiyorum sadece… Oysa ben onun için her şeyi göze almıştım.
Bir gün pazarda eski komşum Hatice Hanım’a rastladım. Oğlu da yurt dışında yaşıyor. “Biz görüntülü konuşuyoruz her hafta,” dedi gururla. İçimde bir kıskançlık hissettim ilk defa… Ben neyi yanlış yaptım? Çok mu özgür bıraktım? Yoksa fazla mı fedakâr oldum?
Evde yalnız başıma otururken eski fotoğraflara bakıyorum. Emre’nin bebekliği, ilkokul yılları… Her karede ben varım yanında. Şimdi ise bir fotoğraf karesine bile sığamıyoruz sanki.
Bir gün cesaretimi toplayıp Emre’ye uzun bir mesaj yazdım:
“Oğlum,
Sana ulaşamamak canımı çok yakıyor. Sadece iyi olduğunuzu bilmek istiyorum. Hayatınızda yerim yoksa da bilmek isterim… Seni çok seviyorum.”
Cevap gelmedi.
O gece sabaha kadar uyuyamadım. Sabah ezanında kalkıp dua ettim: “Allah’ım, oğluma sağlık ver ama beni de unutmasın…”
Bir hafta sonra kapı çaldı. Heyecanla açtım ama kargo getirmişlerdi; Emre’den küçük bir paket: İçinde Alman çikolatası ve kısa bir not: “Anneciğim, seni seviyoruz.”
Gözyaşlarımı tutamadım. Bir kutu çikolata mıydı annelik? Bir not muydum artık oğlumun hayatında?
Komşular soruyor hâlâ: “Emre’den haber var mı?”
Ben de gülümsüyorum: “İyiler…”
Ama içimde fırtınalar kopuyor.
Bazen düşünüyorum: Biz anneler çocuklarımızı özgür bıraktıkça onlar bizden uzaklaşıyor mu? Yoksa hayatın telaşı mı onları bizden koparıyor?
Sizce annelik fedakârlık mı yoksa yalnızlığa alışmak mı? Ben mi yanlış yaptım yoksa zaman mı değişti?