Oğlumun Sessiz Çığlığı: Bir Üvey Annenin Güncesi

“Sen benim annem değilsin!” Efe’nin sesi, evin salonunda yankılandı. O an, elimdeki çay bardağı titredi, neredeyse yere düşecekti. Gözlerim doldu ama ağlamamaya yeminliydim. Çünkü altı yaşındaki bir çocuğun öfkesinin hedefi olmak, yetişkinlerin dünyasında bile kolayca taşınacak bir yük değildi.

Efe’nin annesi, Derya, iki yıl önce bir gece ansızın gitmişti. Kimseye bir şey söylemeden, kapıyı sessizce çekip çıkmıştı. O geceyi hâlâ hatırlıyorum; kocam Cem’in gözlerinde tarifsiz bir boşluk vardı. Ben ise o zamanlar sadece onun iş yerinden arkadaşıydım. Cem’in acısını paylaşmaya çalışırken, kendimi onun hayatının tam ortasında buldum. Bir yıl sonra evlendik. Ama bu evlilik sadece iki kişilik değildi; Efe de vardı ve onun dünyasında ben hep fazlalık oldum.

İlk zamanlar Efe bana hiç yaklaşmadı. Kahvaltı sofrasında sessizce oturur, gözlerini tabağından kaldırmazdı. Okula giderken ayakkabılarını bağlamama izin vermez, “Kendim yaparım,” derdi. Cem ise arada kalmıştı; bir yanda oğlunun kırılgan kalbi, diğer yanda yeni eşinin çabaları.

Bir gün, Efe okuldan ağlayarak geldi. Öğretmeniyle konuşmam gerektiğini söyledi Cem. Okula gittiğimde öğretmenimiz Ayşe Hanım beni odasına aldı. “Efe son zamanlarda içine kapanık,” dedi. “Sınıfta arkadaşlarıyla konuşmuyor, derslere ilgisi azaldı.” O an içimde bir suçluluk hissettim; acaba ben mi yanlış yapıyordum?

O akşam Efe’yle konuşmaya çalıştım. “Efe, istersen bana anlatabilirsin,” dedim. Yastığına sarıldı, yüzünü benden sakladı. “Sen annem değilsin ki,” diye fısıldadı tekrar. O cümle kalbime saplandı.

Cem’le tartışmalarımız arttı. “Belki de çok üstüne gidiyorsun,” dedi bir gece. “Biraz zaman tanı ona.” Ama ben de insanım; her gün çabalayıp karşılığında sadece mesafe görmek insanı yoruyor. Annemle telefonda konuşurken ağladım: “Anne, ne yaparsam yapayım Efe beni kabul etmiyor.” Annem ise klasik bir Anadolu kadını gibi yaklaştı: “Zamanla alışır kızım, sabret.” Ama zaman geçtikçe işler daha da zorlaştı.

Bir gün Efe’nin odasında eski bir defter buldum. Defterin kapağında annesinin adı yazıyordu: Derya. İçini açtığımda Efe’nin annesine yazdığı mektupları gördüm. “Anne, neden gittin? Ben sana ne yaptım? Babam çok üzgün, ben de.” Her satırda gözyaşlarımı tutamadım. O an anladım ki Efe’nin öfkesi bana değil, annesinin yokluğuna idi.

Bir akşam yemeğinde Cem’e defteri gösterdim. “Bunu buldum,” dedim sessizce. Cem uzun süre sustu. Sonra başını ellerinin arasına aldı: “Ben de bilmiyorum neden gittiğini… Belki de biz Efe’ye yetemiyoruz.”

O gece Efe’nin odasına gittim. Sessizce yanına oturdum. “Efe,” dedim, “Biliyorum anneni çok özlüyorsun. Ben de bazen kendimi kaybolmuş hissediyorum bu evde.” Efe bana baktı; ilk kez gözlerinde öfke yerine şaşkınlık vardı. “Ben de seni anlamaya çalışıyorum,” dedim devam ettim. “Ama bazen ne yaparsam yapayım yanlış gibi geliyor.”

O gece ilk defa Efe başını omzuma yasladı ve sessizce ağladı. O an anladım ki bazen kelimeler yetmiyor; sadece yanında olmak gerekiyor.

Ama toplumun beklentileri başka… Mahalledeki kadınlar arkamdan fısıldaşıyor: “Üvey anne işte… Ne kadar uğraşsa da kendi çocuğu gibi olmaz.” Kayınvalidem her fırsatta torununu bana emanet etmekten çekiniyor: “Sen daha gençsin, kendi çocuğun olunca anlarsın.” Sanki annelik sadece doğurmakla ilgiliymiş gibi…

Bir gün Efe okuldan döndüğünde kapıda ağlıyordu. Arkadaşları ona “Senin annen yok ki!” demişler. O an içimdeki tüm duvarlar yıkıldı. Efe’yi kucağıma aldım: “Bak Efe,” dedim, “Ben senin annen değilim belki ama seni çok seviyorum ve yanında olacağım.” O da bana sarıldı: “Ben de seni seviyorum… Keşke annem de burada olsaydı.”

Cem’le ilişkimiz de bu süreçte yıprandı. Oğlunun acısını paylaşmak isterken birbirimize yabancılaştık. Bir gece tartıştık: “Sen anlamıyorsun!” diye bağırdı Cem. “Efe’nin annesi gittiğinden beri ben de eksik kaldım!” Ben de ona bağırdım: “Ben de eksik hissediyorum! Bu evde herkes birbirine yabancı!”

O gece salonda sabahladım. Sabah olduğunda Efe yanıma geldi ve battaniyemi üzerime örttü. Küçük bir çocuk için büyük bir adımdı bu.

Zamanla aramızdaki buzlar eridi ama hiçbir şey tamamen düzelmedi. Toplumun bakışı değişmedi; kayınvalidem hâlâ mesafeli, komşular hâlâ şüpheciydi. Ama ben artık biliyorum ki annelik sadece doğurmak değil; yanında olmak, dinlemek ve sevmekmiş.

Şimdi bazen kendi kendime soruyorum: Bir kadını anne yapan nedir? Kan bağı mı, yoksa kalpten bağlılık mı? Sizce hangisi daha önemli?