Karanlıkta Bir Umut: Hastalıkla Savaşım ve Hayatla Barışım

“Baran, kalk oğlum! Okula geç kalacaksın!” Annemin sesi, odanın duvarlarında yankılandı. Gözlerimi açtığımda, başımda yine o dayanılmaz ağrı vardı. Yorganı üzerime daha sıkı çektim. İçimden, “Bugün de mi?” diye geçirdim. Son zamanlarda her sabah böyle başlıyordu. Annem kapıyı açıp içeri girdi, gözleri endişeyle doluydu. “Baran, iyi misin?” dedi, sesi titriyordu.

“Başım çok ağrıyor anne. Yine…” dedim kısık bir sesle. Annem hemen yanıma oturdu, alnıma dokundu. “Bu kadar uzun sürmemeli. Bugün doktora gidiyoruz, itiraz istemiyorum.”

O gün okula gitmedim. Babam işten izin aldı, birlikte hastaneye gittik. İstanbul’un o soğuk kış sabahında, hastane koridorlarında saatlerce bekledik. Doktorlar test üstüne test yaptı. Sonunda, bir profesör odasına çağırdı bizi. Annemle babamın elleri birbirine kenetlenmişti.

“Baran’da nadir görülen bir sinir sistemi hastalığı var,” dedi doktor. “Tedavisi zor ama imkansız değil.”

O an dünya başıma yıkıldı. Annem ağlamaya başladı, babam ise gözlerini kaçırdı. Ben ise sadece boşluğa bakıyordum. O günden sonra evdeki hava değişti. Herkes bana daha hassas davranmaya başladı ama bu hassasiyetin altında bir korku ve çaresizlik vardı.

Babam akşamları eve geldiğinde sessizleşti. Annem sürekli dua ediyor, komşulara “Baran’a nazar değdi” diyordu. Kardeşim Zeynep ise bana yaklaşmaya korkar oldu. Okulda da işler kolay değildi. Arkadaşlarım önce geçmiş olsun dediler ama zamanla uzaklaştılar. Sanki bulaşıcı bir hastalığım varmış gibi davranıyorlardı.

Bir gece babamla tartıştık. “Baba, ben hasta olsam da hayatıma devam etmek istiyorum!” dedim öfkeyle.

“Baran, anlamıyorsun! Senin sağlığın her şeyden önemli! Okulu bırakıp dinlensen daha iyi olmaz mı?”

“Hayır! Ben pes etmeyeceğim!”

O gece odamda sabaha kadar ağladım. Kendimi yalnız, çaresiz ve değersiz hissettim. Ama içimde bir yerlerde bir kıvılcım vardı; belki de annemin dualarından kalan bir umut kırıntısıydı.

Tedavi süreci zordu. Her hafta hastaneye gidiyor, ilaçlar alıyor, yan etkilerle boğuşuyordum. Saçlarım dökülmeye başladı, yüzüm soldu. Aynada kendimi tanıyamaz oldum. Ama derslerimi bırakmadım. Gece herkes uyuduktan sonra kitaplarımı açıp çalışıyordum.

Bir gün öğretmenim Ayşe Hanım beni kenara çekti: “Baran, seni çok takdir ediyorum. Vazgeçmediğin için gurur duyuyorum.”

O sözler bana güç verdi. Sınavlarda başarılı olmaya başladım. Okulda tekrar dikkat çekmeye başladım ama bu sefer farklıydı; insanlar bana acıyarak bakıyordu.

Ailemdeki gerginlik ise artıyordu. Babam işten erken gelmiyor, annem sürekli ağlıyordu. Bir akşam yemek masasında annem babama patladı:

“Sen neden Baran’la ilgilenmiyorsun? Oğlumuzun yanında olman gerekirken kaçıyorsun!”

Babam kaşığını masaya bıraktı: “Ben de insanım! Dayanamıyorum oğlumun böyle olmasına!”

O an Zeynep ağlamaya başladı, ben ise masadan kalkıp odama kapandım.

Aylar geçti. Tedavi işe yaramaya başladı ama yan etkileriyle yaşamak zorundaydım. Üniversite sınavına hazırlandım; geceleri uykusuz kalıyor, gündüzleri halsiz dolaşıyordum. Sınav günü geldiğinde annem bana sarıldı: “Allah yardımcın olsun oğlum.”

Sınavdan çıktığımda kendimi iyi hissetmiyordum ama içimde bir huzur vardı; elimden geleni yapmıştım.

Sonuçlar açıklandığında gözlerime inanamadım: İstanbul Üniversitesi’ni kazanmıştım! Annem sevinçten ağladı, babam ilk defa uzun zamandır bana sarıldı.

Üniversiteye başladığımda yeni bir hayat beni bekliyordu ama hastalığım peşimi bırakmadı. Arkadaş edinmekte zorlandım; kimseye hastalığımı anlatmak istemiyordum. Bir gün kantinde otururken yan masadan bir ses duydum:

“Baran sen misin? Liseden tanıyorum seni!”

Döndüm baktım; eski sınıf arkadaşım Melis’ti.

“Evet, benim,” dedim gülümseyerek.

Melis yanıma oturdu, sohbet etmeye başladık. Zamanla yakın arkadaş olduk; ona hastalığımı anlattığımda gözleri doldu ama bana acımadı, aksine daha çok destek oldu.

Üniversitede derslerime asıldım; hocalarım beni fark etti, projelerde yer aldım, stajlara katıldım. Hastalığım zaman zaman beni zorlasa da pes etmedim.

Bir gün bölüm başkanı beni odasına çağırdı:

“Baran, bu yılın en başarılı öğrencisi sensin! Tebrik ederim.”

O an gözlerim doldu; tüm yaşadıklarım film şeridi gibi gözümün önünden geçti.

Mezuniyet töreninde annem ve babam yanımdaydı; ilk defa ailece birbirimize sarıldık ve ağladık.

Üniversiteden sonra hayalimdeki işi buldum; büyük bir şirkette çalışmaya başladım. Hastalığım hâlâ hayatımda ama artık onunla barıştım.

Bazen geceleri pencereden İstanbul’un ışıklarına bakarken düşünüyorum: Bunca acıya rağmen nasıl ayakta kaldım? Belki de insanın gerçek gücü bedeninde değil, kalbinde saklıdır… Sizce de öyle değil mi?