Bizi Utanıyor: Oğlumun Kim Olduğunu Unutması
“Anne, lütfen… Şu eski kıyafetlerle gelmeseydin keşke.”
Oğlum Baran’ın sesi, yeni taşındığı rezidansın asansöründe yankılandı. Ellerim titredi, eski püskü çantamı daha sıkı kavradım. O an, içimde bir şeyler kırıldı. Yıllarca onun için çalışmış, ter dökmüş, en güzel yıllarımı ona adamıştım. Şimdi ise, bana bakarken gözlerinde utanç vardı.
Baran’ın yeni evi, İstanbul’un göbeğinde, gökyüzüne meydan okuyan bir apartmanın on ikinci katındaydı. Kapıdan içeri girdiğimde, bembeyaz mutfağı, camdan şehri izleyen devasa salonu gördüm. Her şey pırıl pırıldı; her şey bana yabancıydı. Baran ise takım elbisesiyle, elinde pahalı bir kahve fincanı, bana yabancıydı.
“Anne, misafirlerim gelecek birazdan. Lütfen fazla konuşma olur mu?” dedi usulca. Sanki ben onun annesi değil de, bir yabancıydım. İçimden geçenleri söylemek istedim ama yutkundum. Yıllar önceki Baran’ı düşündüm; mahallede top oynayan, dizleri yara bere içinde eve koşan o çocuğu…
Baran’ın çocukluğunda her şeyimiz yoktu ama mutluyduk. Babasıyla birlikte küçük bir evde yaşardık. Akşamları sofraya oturduğumuzda, Baran’ın anlattığı okul hikayelerine gülerdik. O zamanlar hayalimiz büyüktü: Baran okuyacak, iyi yerlere gelecek, kimseye muhtaç olmayacaktı.
Ama kimse bana oğlumun bize muhtaç olmayınca bizden bu kadar uzaklaşacağını söylememişti.
O gün Baran’ın evinde, eski dostu Emre’yle karşılaştım. Emre beni görünce hemen yanıma geldi:
“Yenge, nasılsınız? Sizi görmek ne güzel!”
Baran ise Emre’ye gözleriyle işaret etti: “Fazla konuşma.”
Emre şaşkınlıkla bana baktı. “Baran değişmiş yenge,” dedi fısıltıyla. “Eskiden böyle değildi.”
O an anladım ki sadece bana değil, geçmişine de yabancılaşmıştı oğlum.
Baran’ın misafirleri geldiğinde ben mutfağa çekildim. Onların arasında kendimi fazlalık gibi hissettim. Genç kadınlar ve adamlar pahalı parfümler sürmüşlerdi; konuşmaları bana uzak, dertleri bana yabancıydı. Baran ise onlara gülümseyip espriler yapıyor, sanki başka birinin hayatını yaşıyordu.
Bir ara mutfağa geldi:
“Anne, lütfen kimseye köyden geldiğimizi söyleme. Burada herkes şehirli.”
Yutkundum. “Baran,” dedim sessizce, “Senin annenim ben. Nereden geldiğimizi unutmak kolay mı?”
Gözlerini kaçırdı. “Bunu anlamıyorsun anne,” dedi ve çıktı.
O gece eve dönerken otobüste camdan dışarı baktım. İstanbul’un ışıkları gözlerimi yaktı. Kendi kendime sordum: Nerede yanlış yaptım? Oğlumun başarılı olması için her şeyimi verdim ama şimdi onun yanında kendimi yabancı hissediyorum.
Bir hafta sonra Baran aradı. “Anne, babam rahatsızlanmış,” dedi soğuk bir sesle. Hastaneye koştum. Baran oradaydı ama telefonundan başını kaldırmıyordu. Babası sedyede yatarken ben dua ediyordum; Baran ise iş toplantısını düşünüyordu belli ki.
Babası gözlerini açınca ilk sözü “Baran nasılsın oğlum?” oldu. Baran başını kaldırmadan “İyiyim baba,” dedi kısaca.
Hastane koridorunda Baran’la baş başa kaldık.
“Baran,” dedim titreyen sesimle, “Bize neden bu kadar uzaksın? Biz sana ne yaptık?”
Baran derin bir nefes aldı. “Anne, ben başka bir hayat kurdum artık. Sizin dünyanızla benimki farklı.”
Gözlerim doldu. “Senin dünyanı biz kurduk oğlum,” dedim fısıltıyla.
Baran’ın gözlerinde bir anlık pişmanlık belirdi ama hemen kayboldu.
Babası hastaneden çıkınca eve döndük. Evde sessizlik vardı; eski günlerden eser yoktu artık. Baran birkaç günlüğüne yanımıza geldi ama sürekli telefonuyla meşguldü.
Bir akşam sofrada babası ona döndü:
“Oğlum,” dedi hüzünle, “Sen ne zaman bizimle oturup iki laf edeceksin?”
Baran başını kaldırmadan cevapladı: “Baba işlerim var.”
O an sofrada bir sessizlik oldu; sadece çatal bıçak sesleri duyuluyordu.
O gece Baran’la mutfakta karşılaştık.
“Anne,” dedi yorgun bir sesle, “Bazen düşünüyorum da… Belki de ben yanlış yapıyorum.”
Elini tuttum. “Oğlum,” dedim gözyaşlarımla, “Biz seni olduğun gibi sevdik. Ama sen bizi olduğumuz gibi kabul edemiyorsun.”
Baran sessizce odasına çekildi.
Günler geçti; Baran yine kendi dünyasına döndü. Biz ise eski hayatımıza devam ettik ama içimizde bir boşluk vardı artık.
Bir gün mahallede komşularla otururken biri sordu:
“Baran’ı televizyonda gördük, ne kadar başarılı olmuş maşallah!”
Gülümsedim ama içimde fırtınalar koptu. Başarı neydi? Oğlumu kaybetmek pahasına mı olmalıydı?
Şimdi geceleri uyuyamaz oldum; oğlumun çocukluğunu düşünüyorum hep. Onu büyütürken hayalini kurduğum hayat buydu ama bu kadar uzaklaşacağımızı hiç düşünmemiştim.
Bazen kendi kendime soruyorum: Bir anne ne zaman oğlunu kaybeder? Başarı uğruna aile bağları kopmalı mı? Siz olsanız ne yapardınız?