Bir Simit, Bir Umut: Bir Akşamüstü Kadıköy’de Yaşananlar
“Abla, bir lira var mı?”
Sesi öyle titrek ve yorgundu ki, kalabalığın arasında bana ulaşması mucizeydi. Kadıköy vapur iskelesinin önünde, akşamın serinliğinde elimdeki poşetle yürürken, bu cümleyle durdum. Göz göze geldik. Saçları birbirine karışmış, üstü başı perişan bir adamdı. Yüzünde yılların yorgunluğu, gözlerinde ise tarifsiz bir utanç vardı. Adı Mahir’di.
Cebimde sadece dört lira kalmıştı. Eve dönerken annemle babamın kavgasına yine şahit olacağımı biliyordum. Babam işsizdi, annem ise temizliklere gidip üç kuruş getiriyordu. O yüzden paramı dikkatli harcamam gerekiyordu. Ama Mahir’in gözlerindeki açlık ve çaresizlik, içimdeki tüm hesapları altüst etti.
“Abi, gel,” dedim. “Sana bir simit alayım.”
Birlikte köşe başındaki simitçiye yürüdük. Simitçi Hüseyin Amca bana bakıp gülümsedi; “Yine mi iyilik peşindesin Zeynep?” dedi. Mahir’in gözleri yere sabitlenmişti. Bir simit ve bir ayran aldım, kalan paramı da cebime koydum. Mahir’e uzattım.
“Afiyet olsun abi.”
Mahir önce teşekkür bile edemedi. Simidi ikiye böldü, bir parçasını cebine koydu. Sonra ayranı açtı, küçük yudumlarla içmeye başladı. Yanına oturdum. Bir süre sessizce izledim onu.
“Abi, neden sokaktasın?” diye sordum.
Başını kaldırdı, gözleri doldu. “Kızım,” dedi, “herkesin bir hikayesi var. Benimkisi biraz uzun.”
O an içimde bir şeyler kırıldı. Ben de evde huzur bulamıyordum ama en azından bir çatım vardı. Mahir’in ise sadece bu soğuk banklar ve geçen insanların acıyan bakışları vardı.
Birden telefonum çaldı. Annem arıyordu.
“Neredesin Zeynep? Akşam oldu, baban yine sinirli!”
“Geliyorum anne,” dedim kısık sesle.
Telefonu kapattım, Mahir’e döndüm.
“Evde de işler pek iyi değil,” dedim istemsizce. “Babam işsiz kaldı, annem çok yoruluyor.”
Mahir gülümsedi. “Bak kızım,” dedi, “ben de bir zamanlar senin yaşındayken babamla çok kavga ederdik. Sonra işler sarpa sardı, ben de evden kaçtım. Yıllar geçti, pişman oldum ama geri dönemedim.”
O an içimde bir korku belirdi. Ya ben de bir gün evden kaçarsam? Ya da babam bizi bırakıp giderse?
Mahir’in elleri titriyordu. Simidin son parçasını ağzına atarken gözleri doldu.
“İnsan bazen en yakınındakilere bile anlatamaz derdini,” dedi sessizce.
Birden yanımızdan geçen iki genç çocuk Mahir’e laf attı:
“Yine beleşe konmuşsun ha dayı!”
Mahir başını eğdi, ben ise öfkeyle çocuklara baktım.
“Yazık değil mi?” dedim onlara. “Bir gün siz de düşersiniz bu hallere!”
Çocuklar gülerek uzaklaştı.
Mahir bana döndü: “Alıştım kızım,” dedi. “İnsanlar önce acır, sonra küçümser.”
O an içimdeki iyilik hissi yerini çaresizliğe bıraktı. Ona bir simit almıştım ama hayatını değiştirememiştim. Sadece karnını doyurmuştum; o kadar.
Eve dönerken vapurda camdan dışarı baktım. İstanbul’un ışıkları suya vuruyordu ama içimde karanlık bir boşluk vardı. Eve vardığımda babam yine bağırıyordu:
“Nerede kaldın Zeynep? Yine sokaklarda mı sürtüyorsun?”
Annem araya girdi:
“Yeter artık! Kızın üstüne gitme!”
O an bağırmak istedim: “Siz hiç dışarıda kalanların halini gördünüz mü? Biz yine şanslıyız!”
Ama sustum. İçimde Mahir’in hikayesinin ağırlığıyla odama çekildim.
Gece boyunca uyuyamadım. Mahir’in sözleri kulaklarımda yankılandı: “İnsan bazen en yakınındakilere bile anlatamaz derdini.”
Sabah okula giderken yine aynı köşeden geçtim. Mahir yoktu. Yerinde başka biri oturuyordu; yüzü bambaşka bir hikaye anlatıyordu.
O an anladım ki, sokaklarda her gün binlerce Mahir var ve biz sadece birkaçına dokunabiliyoruz; o da geçici olarak.
Eve döndüğümde anneme sarıldım:
“Anne,” dedim, “biz yine de birbirimize sahibiz.”
Annem gözyaşlarını sildi:
“Evet kızım,” dedi, “hayatta en önemli şey bu.”
Ama içimde hâlâ o geceki çaresizlik vardı. Bir simit vermekle dünyayı değiştiremeyeceğimi biliyordum ama belki de insan olmak biraz da buydu: Elinden geleni yapmak ve gerisini kabullenmek.
Şimdi size soruyorum: Siz hiç sokakta birinin gözlerinin içine bakıp onun hikayesini dinlediniz mi? Bir simit vermek yeter mi sizce? Yoksa daha fazlasını yapmamız gerekmez mi?