Bir Evlat Kaybının Gölgesinde: Umuda Tutunan Bir Anne
“Nefes alıyor mu? Doktor, lütfen bir şey söyleyin!” diye bağırdım, gözyaşlarım yanaklarımı yakarken. O an, zaman durmuştu. Oğlum Emir’in cansız gibi yatan bedenine bakarken, içimdeki her şey paramparça oldu. Eşim Murat’ın elleri titriyordu; gözleriyle bana bakıyor, ama hiçbir şey söyleyemiyordu. Sanki kelimeler boğazında düğümlenmişti.
O sabah Emir, her zamanki gibi okula gitmek için aceleyle evden çıkmıştı. “Anne, geç kalacağım!” diye seslenmişti bana. Ben de arkasından “Kahvaltını tam yapmadan çıkma!” diye bağırmıştım. Kim bilebilirdi ki o cümleler, ona son seslenişim olacaktı?
Telefonum çaldığında saat daha dokuzdu. Arayan numarayı tanımıyordum. “Hanımefendi, oğlunuz Emir bir trafik kazası geçirdi. Şu anda hastanedeyiz.” O an dünya başıma yıkıldı. Murat’ı aradım, kelimeler ağzımdan dökülmüyordu. Sadece “Emir… kaza… hastane…” diyebildim.
Hastaneye vardığımızda koridorun ucunda bir hemşire bizi bekliyordu. Gözlerinde acıma vardı. “Lütfen sakin olun, doktorlar elinden geleni yapıyor,” dedi. Ama nasıl sakin olabilirdim ki? Oğlumun hayatı pamuk ipliğine bağlıydı.
Saatler geçti, her dakika bir ömür gibiydi. Murat’la yan yana oturduk ama birbirimize sarılacak gücümüz yoktu. Annem aradı, “Kızım, ne olur güçlü ol,” dedi telefonda. Ama ben güçlü olmayı unutmuştum sanki.
Doktor nihayet yanımıza geldiğinde yüzünde ne umut ne de umutsuzluk vardı. “Emir’in durumu çok kritik. Beyin kanaması var ve ameliyata almamız gerekiyor.” O an yere yığıldım. Murat beni kollarıyla tuttu, ama onun da gözlerinden yaşlar süzülüyordu.
Ameliyathane kapısında beklerken, içimdeki suçluluk duygusu büyüdü. “Keşke o sabah daha sıkı sarılsaydım,” diye düşündüm. “Keşke ona daha çok vakit ayırsaydım.” Her anne gibi ben de oğluma yetemediğimi düşündüm.
Saatler sonra doktor tekrar geldi. “Ameliyat başarılı geçti ama önümüzde kritik 48 saat var,” dedi. O an bir nebze umutlandık. Murat’la birbirimize sarıldık, ilk defa o gün ağladık birlikte.
Ama hastane odasında geçen her dakika, bir ömür gibi ağırdı. Emir’in ellerini tuttum, “Oğlum, lütfen uyan,” dedim fısıldayarak. Murat başucunda dua ediyordu. Annem ve babam da yanımızdaydı; annem sürekli Kur’an okuyordu.
Gece yarısı hemşireler telaşla odaya girdiğinde kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu. “Nabzı düştü!” diye bağırdılar. Doktorlar koştu, makineler öttü, ben ise kapının önünde dizlerimin üstüne çöktüm ve Allah’a yalvardım: “Ne olur oğlumu benden alma!”
Ama sabaha karşı doktor geldiğinde yüzünde acı bir ifade vardı. “Başınız sağ olsun,” dedi sadece. O an dünyam karardı.
O günden sonra hayatımızda hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Evimizin her köşesinde Emir’in sesi yankılanıyordu sanki. Odasını olduğu gibi bıraktım; yatağına oturup saatlerce ağladım. Murat ise içine kapandı; konuşmaz oldu, işine sığındı.
Akrabalarımız başsağlığına geldiğinde herkes farklı bir şey söyledi: “Sabır,” dediler, “Allah’ın takdiri,” dediler… Ama kimse acımızı hafifletemedi.
Bir gün annem yanıma oturdu ve elimi tuttu: “Kızım, Emir seni hala görüyor olabilir. Onun için güçlü olmalısın.” O an düşündüm; gerçekten de oğlum beni böyle görmek ister miydi? Hayata küsmüş, kendini kaybetmiş bir anne olarak mı hatırlasın isterdi?
Murat’la ilk kez uzun uzun konuştuk o gece. “Sana ihtiyacım var,” dedi bana sessizce. “Birbirimize tutunmazsak bu acının altından kalkamayız.” O an fark ettim ki sadece ben değil, Murat da kaybolmuştu.
Aylar geçti, yasımız dinmedi ama hayat devam etti. Komşularımızın çocukları sokağa çıkıp oynarken pencereden izledim onları; içimde bir boşluk vardı ama aynı zamanda bir sıcaklık hissettim. Belki de Emir’in anısını yaşatmanın en iyi yolu, çevremdeki çocuklara sevgimi vermekti.
Bir gün mahalledeki çocuklardan biri yanıma geldi: “Teyze, Emir abiyi çok özlüyoruz,” dedi gözleri dolu dolu. Onlara kek yaptım, birlikte bahçede oynadık. O an hissettim ki; sevgi paylaştıkça çoğalıyor.
Murat’la birlikte bir karar aldık: Emir’in adını yaşatmak için mahallede küçük bir kütüphane kuracaktık. Herkes destek oldu; komşular kitap getirdi, belediye masa ve sandalye gönderdi.
Kütüphanenin açılışında gözlerim doldu; Emir’in en sevdiği kitapları raflara dizerken onun gülüşünü duyar gibi oldum.
Acımız hiç geçmedi ama zamanla kabuk bağladı. Hayatın devam ettiğini ve başkalarına umut olmanın da bir tür iyileşme olduğunu öğrendim.
Şimdi geceleri Emir’in odasında otururken ona sesleniyorum: “Seni hiç unutmayacağım oğlum… Ama senin için yaşamaya devam edeceğim.”
Bazen düşünüyorum: Bir insan en büyük acının içinden nasıl yeniden doğar? Siz olsaydınız ne yapardınız? Acınızı paylaşmak mı yoksa içinize gömmek mi isterdiniz?