Bir Sahil Kasabasında Yalnızlık: Aile, Kıskançlık ve Sessiz Çığlıklar
“Demek sonunda başardınız, ha? Sahilde ev almak kolay iş değil tabii. Allah daha çok versin!”
Teyzemin sesi, mutfağın duvarlarında yankılandı. O an, elindeki çay bardağını masaya biraz fazla sert bıraktı. Yüzündeki gülümsemenin ardında ince bir sitem vardı. Eşim Mehmet’le göz göze geldik; ikimiz de bu ani ziyaretin ve imalı sözlerin ne anlama geldiğini çok iyi biliyorduk.
Hayatım boyunca gösterişten uzak yaşadım. Babam memurdu, annem ev hanımıydı. Hiçbir zaman fazlamız olmadı ama eksikliğimiz de yoktu. Mehmet’le ikinci evliliğimizdi bu; ikimiz de geçmişte çok şey yaşadık, çok şey kaybettik. Benim hiç çocuğum olmadı, Mehmet’in ise ilk evliliğinden bir kızı var ama araları yıllardır soğuk. Yıllarca çalıştık, biriktirdik, hayalini kurduğumuz sahil kasabasındaki küçük evi sonunda aldık. Ne büyük bir lüksümüz vardı, ne de kimseye hava atacak bir hayatımız.
Ama işte, evi aldıktan sonra akrabalarımızın ilgisi bir anda üzerimize yağdı. Daha önce bayramdan bayrama arayan kuzenlerim, şimdi her hafta arıyor; “Bir kahveye geliyoruz,” diyorlar. Teyzemin oğlu Serkan, “Abi yazın orada kalabilir miyiz?” diye sormaktan çekinmiyor. Hatta geçen hafta halam aradı: “Kızım, çocuklar denize girmek istiyor, anahtar sizde mi?”
İlk başta hoşuma gitmişti; yıllardır görmediğim akrabalarımın yeniden hayatıma girmesi bana iyi gelmişti. Ama zamanla fark ettim ki, bu ilgi samimiyetten çok kıskançlıktan besleniyor. Her gelişlerinde evin fiyatını soruyorlar, “Kaça aldınız?” diye üsteleyip duruyorlar. Bir keresinde Serkan’ın eşi Gülşah, “Biz de bakıyoruz ama fiyatlar uçmuş,” dediğinde gözlerinde bir öfke gördüm.
Mehmet bu konularda benden daha soğukkanlı. “Boş ver,” diyor, “herkesin derdi kendine.” Ama ben öyle değilim. Her sözü içime atıyorum, her bakışı analiz ediyorum. Bir akşam mutfakta bulaşık yıkarken annemi düşündüm; “Kızım, insanın en yakını en çok kıskanır,” derdi hep. O zamanlar anlamazdım ama şimdi her geçen gün daha iyi anlıyorum.
Bir gün yine evdeyiz; Mehmet bahçede çiçeklerle uğraşıyor, ben ise mutfakta reçel kaynatıyorum. Kapı çaldı; açtığımda karşımda kuzenim Ayşe ve iki çocuğu vardı. “Çocuklar denize girmek istiyor,” dedi. Buyur ettim, içeri aldım. Çocuklar bahçede koştururken Ayşe mutfağa geldi:
“Yenge, valla helal olsun size. Bizim koca hâlâ iş bulamadı, ben de evdeyim… Bazen düşünüyorum da, insanın şansı olacak.”
Ne diyeceğimi bilemedim. Şans mıydı bu? Yıllarca çalışıp didinmek, tatile bile gitmeden para biriktirmek şans mıydı? İçimde bir burukluk oluştu.
O akşam Mehmet’e anlattım:
— Mehmet, sence biz değiştik mi? İnsanlar neden böyle davranıyor?
— Değişen biz değiliz, onların bakışı değişti. Eskiden yoktuk gözlerinde, şimdi varız çünkü bir şeyimiz var.
Mehmet’in sözleri doğruydu ama içimdeki huzursuzluğu dindirmeye yetmedi. Birkaç gün sonra aile grubunda bir mesaj gördüm: “Sahildeki evde kimler kalacak? Takvim yapalım mı?” Herkes sıraya girmişti adeta! O an içimde bir şeyler koptu.
Bir gece annemin eski fotoğraf albümünü karıştırırken gözlerim doldu. Annem hep paylaşmayı öğretmişti bana ama paylaşmanın da bir sınırı olduğunu hiç söylememişti. Evin anahtarını isteyenlere hayır diyemiyordum; ya kırılırlarsa? Ya arkamdan konuşurlarsa?
Bir sabah kapı yine çaldı; bu kez halam ve eşi gelmişti. Oturduk, çay içtik. Halam laf arasında şöyle dedi:
— Kızım, bak herkes konuşuyor; “Bunlar şimdi burnu büyüdü” diyorlar.
O an içimdeki bütün sabır tükendi.
— Halacığım, biz aynı insanlarız. Sadece yıllarca çalışıp bir ev aldık diye mi burnumuz büyüdü? Kimse bizim neler yaşadığımızı bilmiyor ki…
Halam sustu, gözlerini kaçırdı. O an anladım ki kimseye kendimi anlatamayacaktım.
Geceleri uykum kaçıyor artık. Bahçedeki begonvillerin kokusu bile içimi ferahlatmıyor. Mehmet’e belli etmiyorum ama bazen keşke bu evi almasaydık diyorum kendi kendime. İnsanların gözündeki o kıskanç bakışlar, imalı sözler beni yavaş yavaş tüketiyor.
Bir gün Serkan aradı:
— Abla, anahtarı bırakıyorsun değil mi? Biz hafta sonu geleceğiz.
İlk kez hayır dedim:
— Serkan, bu hafta misafirimiz var. Başka zaman ayarlayalım.
Telefonun ucunda kısa bir sessizlik oldu; sonra sesi buz gibi çıktı:
— Tabii abla… Siz bilirsiniz.
O günden sonra arayan soran azaldı. Aile grubunda yazılanlara cevap vermemeye başladım. İçimde hem bir rahatlama hem de büyük bir yalnızlık vardı artık.
Bir sabah deniz kenarında yürürken kendi kendime sordum: İnsan neden en yakınlarından böyle yara alır? Neden mutluluğumuzu paylaşmak yerine gölge düşürürler? Belki de asıl yalnızlık kalabalıkların içinde başlıyordur…
Sizce insan kendi mutluluğunu savunmalı mı yoksa paylaşmak uğruna kendinden vazgeçmeli mi?