Açılmamış Kutu: On Yılın Sessizliği
“Bunu açmak için hâlâ erken mi sence?” diye sordum, elimde on yıldır tozlanan, köşesi hafifçe ezilmiş kutuyla. Gözlerim, mutfakta çay dolduran eşim Zeynep’in sırtında gezindi. Cevap vermedi. Sanki duymamış gibi davrandı ya da duymak istemedi. O an, içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim.
On yıl önce, düğünümüzün en kalabalık anında, Zeynep’in halası Gülten Hanım elinde bu kutuyla yanımıza gelmişti. Üzerinde büyük harflerle “İlk tartışmanızda açın” yazıyordu. Herkes gülmüş, şakalaşmıştı. O zamanlar, bu kutunun evliliğimizin bir dönüm noktası olacağını düşünmemiştim.
İlk yıllarımızda, Zeynep’le her şey çok güzeldi. Birlikte Kadıköy sahilinde yürüyüşler yapar, sabahları Beşiktaş’ta simit-peynirle kahvaltı ederdik. Hayatımızda büyük sorunlar yoktu; küçük tartışmalarımızı bile şakaya vururduk. Ama zaman geçtikçe, hayatın yükü omuzlarımıza çöktü. Ben işten yorgun dönerken, Zeynep de annesinin hastalığıyla uğraşıyordu. Birbirimize anlatacaklarımız azaldı, konuşmalarımız kısa ve yüzeysel oldu.
Bir akşam, işten eve geç geldim. Zeynep salonda oturuyordu, gözleri camda. “Yemek hazır,” dedi kısık sesle. Masaya oturduk, çatal bıçak seslerinden başka hiçbir şey yoktu. O an, içimde biriken öfkeyi bastıramadım: “Neden hiç konuşmuyoruz artık?” dedim. Zeynep başını kaldırmadan, “Ne konuşalım?” diye fısıldadı.
O gece uyuyamadım. Yanımda yatan kadının bana bu kadar uzak olmasına inanamadım. Sabah olduğunda, mutfağın köşesinde duran kutuya gözüm takıldı. On yıldır oradaydı; ne zaman tartışsak, ona bakıp geçiyorduk. Sanki o kutu açılırsa, her şey daha kötü olacakmış gibi bir korku vardı içimizde.
Bir gün annem aradı: “Oğlum, Zeynep’le aranız nasıl? Sesin solgun geliyor.” Anneme hiçbir şey anlatamadım. Bizim ailede duygular konuşulmazdı; herkes derdini içine atardı. Babam yıllarca anneme tek kelime etmeden yaşadı; ben de ondan öğrenmiştim susmayı.
Zeynep’in ailesi de farklı değildi. Onun annesi hastalandığında, Zeynep haftalarca ağladı ama babası bir kere bile sarılıp teselli etmedi onu. Bizim kuşağımız da böyle büyüdü işte; duygularımızı saklayarak, sorunları halının altına süpürerek.
Bir akşam eve geldiğimde Zeynep’in ağladığını gördüm. Sessizce yanına oturdum ama ne diyeceğimi bilemedim. “Bir şey mi oldu?” dedim sadece.
Zeynep gözyaşlarını sildi: “Hiçbir şey yok.”
O an, yıllardır süren sessizliğimizin ne kadar derinleştiğini fark ettim. Tartışmıyorduk çünkü konuşmuyorduk bile. Kutu hâlâ açılmamıştı çünkü aramızdaki gerçek sorunları hiç dile getirmemiştik.
Bir gün işyerinde arkadaşım Cem ile çay içerken ona dert yandım: “Zeynep’le aramızda bir duvar var sanki.” Cem güldü: “Abi herkesin evliliğinde olur öyle şeyler. Boş ver, zamanla geçer.”
Ama geçmedi. Her geçen gün birbirimize daha da yabancılaştık. Akşamları televizyon karşısında sessizce oturuyor, hafta sonları ayrı ayrı planlar yapıyorduk. Birlikte olduğumuz halde yalnızdık.
Bir gece Zeynep’le aynı anda mutfağa girdik. Göz göze geldik ve ilk defa birbirimize uzun uzun baktık. O an içimdeki tüm kelimeler boğazıma düğümlendi.
“Biz neden böyle olduk?” dedim titrek bir sesle.
Zeynep’in gözleri doldu: “Bilmiyorum… Belki de hiç konuşmadığımız için.”
O an kutuya doğru yürüdüm ve elime aldım. “Açalım mı artık?” dedim.
Zeynep başını salladı: “Korkuyorum.”
“Neden?”
“Ya içinden çıkanlar bizi daha da uzaklaştırırsa?”
Kutunun kapağını araladım ama tam açacakken elim titredi ve bıraktım. O an anladım ki mesele kutunun içindekiler değil; bizim birbirimize söyleyemediklerimizdi.
O gece sabaha kadar düşündüm: Biz neden bu kadar susmuştuk? Neden korkmuştuk tartışmaktan? Belki de ailelerimizden gördüğümüz buydu; sorunları konuşmak yerine susmak, duyguları bastırmak… Ama bu sessizlik bizi birbirimizden koparmıştı.
Bir sabah kahvaltıda Zeynep’e döndüm: “Sence biz hâlâ birbirimizi seviyor muyuz?”
Zeynep uzun süre sustu, sonra gözlerimin içine baktı: “Bilmiyorum… Ama denemek istiyorum.”
O gün ilk defa uzun uzun konuştuk; geçmişimizi, korkularımızı, hayallerimizi… Kutu hâlâ açılmadı ama artık onun bir anlamı kalmamıştı.
Şimdi düşünüyorum da; belki de en büyük hediye, o kutunun içindekiler değil, birbirimize açılabilmekti.
Sizce de bazen en büyük sorunlarımızı konuşmaktan korktuğumuz için mi büyütüyoruz? Ya da siz hiç böyle bir sessizliğin içinde kaybolduğunuzu hissettiniz mi?