Bir Kış Gecesi: Pişmanlık ve Sevgi Arasında
— O elbiseyle dışarı çıkamazsın, Zeynep! Ankara’nın ayazı insanı kemiklerinden vurur, aklını başına topla! — Annemin sesi, odanın kapısında yankılandı. Gözlerimi aynadan ayırmadan, elimle ince siyah elbisenin kemerini düzelttim. İçimde bir yerlerde annemin haklı olduğunu biliyordum ama bu gece, her zamankinden farklı hissetmek istiyordum.
— Anne, lütfen… Sadece birkaç saatliğine gideceğim. Hem, herkes şık giyinecek. Ben kot pantolonla mı gideyim doğum gününe? — dedim, sesimde hafif bir sitemle. Annem iç çekti, gözleriyle üzerimi süzdü.
— Sen bilirsin. Ama sonra hasta olursan bana gelme! — dedi ve kapıyı biraz sertçe kapattı.
O an içimde bir sızı hissettim. Annemle aramızdaki bu küçük çatışmalar, aslında yıllardır süren büyük bir sessizliğin yankısıydı. Babamı kaybettiğimiz o soğuk kış gecesinden beri evimizde neşe eksikti. Annem, babamın yokluğunu bana yüklemiş gibi davranıyordu bazen. Ben ise ona yaklaşmaya çalıştıkça daha da uzaklaşıyorduk.
Hazırlanıp evden çıktığımda Ankara’nın ayazı yüzüme tokat gibi çarptı. Elbisemin ince kumaşı cildimi sızlatıyordu ama inatla yürümeye devam ettim. Arkadaşım Elif’in doğum günüydü ve bu geceyi kaçırmak istemiyordum. Yolda yürürken içimdeki huzursuzluk büyüdü. Annemin sözleri kulaklarımda çınlıyordu: “Sonra hasta olursan bana gelme!”
Doğum günü partisi kalabalık ve gürültülüydü. Herkes neşeliydi ama ben kendimi yalnız hissediyordum. Elif yanıma gelip sarıldı:
— Zeynep, iyi ki geldin! Çok güzel olmuşsun! — dedi gülümseyerek.
— Teşekkür ederim Elif, sen de öyle… — dedim ama sesim cılız çıktı.
Bir köşede oturup insanları izlerken, aklım sürekli annemdeydi. Onunla son zamanlarda hiç konuşamamıştık. Babamın ölümünden sonra annem içine kapanmıştı; ben de onun duvarlarını aşmaya çalışırken yorulmuştum.
O gece eve dönerken kar yağmaya başladı. Ayaklarım donmuştu, ellerim titriyordu. Eve vardığımda annem salonun ışığını açık bırakmıştı. Kapıyı açınca hemen yanına koştum:
— Anne… — dedim, sesim titrek.
Bana baktı, gözlerinde endişe vardı ama gururunu kırmak istemiyordu.
— Üşüdün mü? — dedi kısık bir sesle.
Başımı salladım. O an gözlerim doldu. Annemin yanına oturdum, başımı omzuna yasladım. Uzun zamandır ilk kez böyle yakın hissetmiştim ona.
— Anne… Biliyor musun, bazen seni anlamakta zorlanıyorum. Babamdan sonra çok değiştin… Ben de değiştim. Sanki birbirimize yabancı olduk… — dedim gözyaşlarımı tutamayarak.
Annem derin bir nefes aldı:
— Zeynep… Babanı kaybettiğimizde ben de kendimi kaybettim. Sana iyi bir anne olamadım belki de… Ama seni hep sevdim, sadece nasıl göstereceğimi bilemedim… — dedi ve ilk kez gözyaşlarını saklamadı.
O gece saatlerce konuştuk. Geçmişteki kırgınlıklarımızı, pişmanlıklarımızı döktük ortaya. Annem bana babamla ilgili hiç anlatmadığı anıları anlattı; ben de ona yalnızlığımı, korkularımı anlattım.
Ertesi sabah uyandığımda içimde hafif bir huzur vardı. Annem mutfakta kahvaltı hazırlıyordu. Yıllar sonra ilk kez birlikte kahvaltı ettik, sessizce ama huzurla.
Günler geçtikçe aramızdaki buzlar yavaş yavaş eridi. Annemle birlikte babamın mezarına gittik bir gün. Karlar altında kalan mezarın başında annem bana döndü:
— Zeynep, hayat çok kısa… Pişmanlıklarla yaşamak istemiyorum artık. Seninle yeniden başlamak istiyorum… — dedi.
O an anladım ki; sevgi bazen suskunlukta, bazen gözyaşında saklıydı. Affetmek ise en çok kendimize lazımdı.
Şimdi geriye dönüp bakınca düşünüyorum: Acaba babam yaşasaydı her şey farklı olur muydu? Annemle aramızda bu kadar mesafe olur muydu? Ya da ben bu kadar güçlü olabilir miydim?
Siz hiç annenizle ya da babanızla konuşamadığınız şeyler yüzünden pişman oldunuz mu? Sevgiyle affetmek mi zor, yoksa suskunlukla yaşamak mı?