Kaybolan Babamın Yerini Alan Adam: Bir Teşekkürün Hikayesi
“Senin baban olamam belki ama, oğlum gibi severim seni.”
Bu cümleyi ilk duyduğumda, gözlerimden yaşlar süzüldü. Annemle mutfağın köşesinde sessizce ağladığım o geceyi hatırlıyorum; babamı kaybettiğimde on altı yaşındaydım. O günden sonra evimizin duvarları soğudu, annemin gözleri hep uzaklara dalar oldu. Ben ise bir anda büyümek zorunda kaldım. Okuldan çıkınca eve koşup anneme yardım ediyor, kardeşime abilik yapıyordum. Ama içimde hep bir eksiklik vardı; babamın sesi, kokusu, omzuna yaslanmak…
Yıllar geçti. Üniversiteyi kazandım, İstanbul’a geldim. Hayatın telaşı, geçim derdi, yalnızlık… Herkesin bir ailesi vardı, ben ise annemle telefonda konuşup “İyiyim” demekten başka bir şey yapamıyordum. Sonra Elif’le tanıştım. Hayatımda ilk defa biri bana gerçekten değer verdi. Onun ailesiyle tanışmaya gittiğimde, içimde tuhaf bir huzursuzluk vardı. Elif’in babası, Mahmut Bey, kapıyı açtı. Sert bakışlı, kel kafalı, bıyıkları titreyen bir adamdı. “Hoş geldin evlat,” dedi ve elimi sıktı. O an içimde bir şeyler kırıldı; yıllardır duymadığım bir sıcaklık hissettim.
İlk başlarda Mahmut Bey’le aramızda mesafe vardı. Her akşam sofrada siyaset konuşur, bana sorular sorardı: “Senin baban ne iş yapardı?” diye sorduğunda boğazım düğümlendi. “Vefat etti,” dedim kısık sesle. O an gözleri yumuşadı. “Allah rahmet eylesin,” dedi ve konuyu değiştirdi.
Zamanla bana alıştı. Bir gün işten kovulmuştum, Elif’e bile söyleyememiştim. Akşam yemeğinde Mahmut Bey bana baktı: “Bir derdin mi var oğlum?” dedi. Dayanamadım, gözlerim doldu. O an bana sarıldı; “Bak oğlum, hayat bazen insanı yere serer ama kalkmasını bilmek lazım. Biz buradayız, ailensin.”
O günden sonra Mahmut Bey benim için sadece bir kayınpeder değil, gerçek bir baba oldu. Beraber balık tuttuk, arabayı tamir ettik, hatta ilk defa onunla rakı masasında dertleştik. Bir gün annemi ziyarete gittik birlikte. Annem ona çay koyarken titriyordu; Mahmut Bey ise ona “Abla, sen hiç merak etme. Oğlun artık yalnız değil,” dedi.
Ama hayat her zaman huzurlu değildi. Elif’le evlendikten sonra maddi sıkıntılar başladı. Bir türlü iş bulamıyordum, borçlar birikti. Elif hamileydi ve ben her gece uyuyamıyordum. Bir akşam Mahmut Bey aradı: “Gel oğlum, konuşalım.” Gittim yanına; cebinden bir zarf çıkardı. “Bunu al,” dedi. Kabul etmek istemedim ama gözlerimin içine baktı: “Benim oğlum olsan da olmasan da, bu evde kimse aç kalmaz.”
Bir gün Elif’le büyük bir kavga ettik. Sinirle evi terk ettim, nereye gideceğimi bilmeden yürüdüm saatlerce. Telefonum çaldı; Mahmut Bey’di: “Neredesin oğlum? Gel buraya.” Gittim yanına; bana çay koydu, sustu uzun süre. Sonra dedi ki: “Bak evlat, aile olmak kolay değil. Bazen kırılır insan ama önemli olan tekrar sarılabilmek.” O gece onun yanında uyuyakaldım.
Yıllar geçti, kızımız dünyaya geldi. Mahmut Bey torununu ilk kez kucağına aldığında gözleri doldu: “Baban da görseydi keşke,” dedi bana bakarak. O an içimde yıllardır taşıdığım yük hafifledi sanki.
Ama hayat yine sınadı bizi; Mahmut Bey’e kanser teşhisi konduğunda dünya başıma yıkıldı. Hastane koridorlarında sabahladık beraber; bazen elimi tuttu, bazen ben onun elini tuttum. Bir gün bana döndü: “Oğlum, seninle gurur duyuyorum,” dedi.
Onu kaybettiğimizde cenazede herkes ağlıyordu ama ben başka türlü ağladım; hem babamı hem de ikinci babamı kaybetmiş gibi hissettim.
Şimdi kızımla parkta yürürken bazen ona Mahmut Dede’sini anlatıyorum: “Bak kızım,” diyorum, “Aile olmak kan bağıyla olmazmış hep derdi.”
Bazen düşünüyorum: Hayat bana iki kere baba acısı yaşattı ama aynı zamanda iki kere de baba sevgisi verdi… Sizce aile olmak gerçekten sadece kan bağıyla mı olur? Yoksa kalpten kalbe kurulan bağlar daha mı güçlüdür?