“Biz Sizin İlk Torununuzu Büyüttük, Şimdi Sıra Sizde!”
“Yeter artık, Fatma Hanım! Biz sizin ilk torununuzu üç yıl boyunca büyüttük, şimdi sıra sizde!” diye bağırdım, sesim titriyordu. Annemle kayınvalidem salonun ortasında karşı karşıya durmuş, birbirlerine meydan okur gibi bakıyorlardı. O an, hayatımda ilk kez, ailemin dağılabileceğini hissettim.
Kızım Elif’in doğumu kolay olmamıştı. O geceyi hâlâ unutamıyorum; hastane koridorunda saatlerce dua ettim. Eşim Sevgi’nin elleri ellerimdeydi, gözleri korku doluydu. Elif doğduktan sonra kızımın ciğerleri gelişmemişti, günlerce yoğun bakımda kaldı. O zaman annem, “Sen işine bak oğlum, Elif’i ben büyütürüm,” demişti. Ve gerçekten de üç yıl boyunca Elif’i annem büyüttü; ben ve Sevgi çalışırken, annemin evi Elif’in ikinci yuvası oldu.
Şimdi ise Sevgi ikinci çocuğumuza hamileydi ve doktorlar bu doğumun çok daha riskli olacağını söylüyordu. Sevgi’nin kalbi zayıftı, doğum sırasında her şey olabilirdi. İçimdeki korku büyüdükçe büyüyordu. Bir yandan Sevgi’yi kaybetme korkusu, diğer yandan iki küçük çocukla başa çıkma endişesi…
Bir akşam, Sevgi’nin annesi Fatma Hanım bize geldi. Çay içerken lafı dolandırmadan konuya girdi: “Bakın çocuklar, Sevgi’nin durumu ortada. Doğumdan sonra yardıma ihtiyacınız olacak. Ama ben de yaşlandım artık, dizlerim tutmuyor. Biraz da sizin anneniz ilgilensin.”
O an içimde bir şeyler koptu. Annemle göz göze geldik. Annem başını öne eğdi, “Ben Elif’i üç yıl büyüttüm Fatma Hanım. Şimdi sıra sizde,” dedi sessizce ama kararlı bir şekilde.
Fatma Hanım’ın yüzü asıldı. “Benim de başka torunlarım var, hepsine yetişemem ki! Hem Sevgi benim kızım ama siz de damadımsınız, bu çocuklar hepimizin sorumluluğu.”
O gece evde derin bir sessizlik vardı. Sevgi odasında ağlıyordu. Yanına gittim, saçlarını okşadım. “Her şey düzelecek,” dedim ama sesim inandırıcı gelmedi bana bile.
Ertesi gün annemi aradım. “Anne, ne olur yardım et. Sevgi çok kötü durumda.” Annem telefonda uzun süre sustu. Sonra yorgun bir sesle, “Oğlum, ben de yaşlandım artık. Elif’i büyütmek kolay olmadı. Şimdi ikinci torunu da bana bırakmak istiyorsunuz ama ben bu yükü taşıyamam,” dedi.
İçimde öfke ve çaresizlik birbirine karıştı. O an anneme kızdım mı? Evet! Ama onu da anlıyordum. Yıllarca tek başına mücadele etti; babam yıllar önce vefat etmişti, annem hem bana hem kardeşime hem de torununa kol kanat germişti.
Fatma Hanım ise kendi ailesinin yükünü taşıyordu. Kocası hastaydı, küçük oğlu işsizdi; evinde sürekli bir telaş vardı.
Bir hafta boyunca iki aile arasında mekik dokudum. Herkes haklıydı ama kimse fedakarlık yapmak istemiyordu. Bir akşam Sevgi’yle tartıştık:
“Senin annen de benim annem de torunlarını sevmiyor mu?”
“Seviyorlar tabii ama herkesin gücü bir yere kadar!”
“Peki biz ne yapacağız? Ben işten çıkamam, senin sağlığın ortada…”
Sevgi gözyaşlarına boğuldu: “Belki de bu çocuğu doğurmamalıydık…”
O cümle içimi parçaladı. Sevgi’nin gözlerinde umutsuzluk gördüm; ona sarıldım ama teselli edemedim.
Doğum günü geldiğinde hastanede herkes hazırdı. Annem ve Fatma Hanım yan yana oturuyordu ama aralarında soğuk bir duvar vardı. Doktorlar Sevgi’yi ameliyata aldı; saatler geçmek bilmedi.
Sonunda doktor çıktı: “Anne ve bebek iyi ama Sevgi’nin uzun süre dinlenmesi gerekecek.”
O an sevinçle karışık bir korku sardı içimi: Şimdi ne olacaktı? İki küçük çocukla baş başa kalmıştık.
İlk hafta annem geldi; Elif’le ilgilendi ama yorgunluğu her halinden belliydi. İkinci hafta Fatma Hanım geldi; o da dizlerini tutarak zorla yürüyordu.
Bir akşam mutfakta annemle Fatma Hanım karşı karşıya geldiler:
“Fatma Hanım, ben artık dayanamıyorum.”
“Ben de dayanamıyorum Ayşe Hanım! Ama çocuklar ortada kalamaz.”
“Peki ne yapacağız?”
İkisi de sustu. O an içeri girdim:
“Bakın,” dedim titreyen bir sesle, “Biz aile değil miyiz? Herkes kendi köşesine çekilirse bu çocuklara kim bakacak? Ben işten çıkarsam ev geçinmez, Sevgi iyileşene kadar yardıma ihtiyacımız var.”
Annem gözlerini kaçırdı: “Oğlum, ben seni tek başıma büyüttüm ama artık gücüm yok.”
Fatma Hanım ise başını salladı: “Ben de kızımı tek başıma büyüttüm ama şimdi yaşlandım.”
O gece sabaha kadar düşündüm: Türkiye’de kaç aile böyle sıkışıp kalıyor? Gençler çalışmak zorunda, yaşlılar ise torun bakmak zorunda hissediyor… Kimse mutlu değil ama sistem de değişmiyor.
Bir sabah Sevgi’ye döndüm: “Belki de bir bakıcı tutmalıyız.”
Sevgi başını salladı: “Paramız yetmez ki…”
Sonunda ailece oturduk ve konuşmaya karar verdik. Annem haftada üç gün gelecek, Fatma Hanım iki gün; kalan günlerde ben işten izin alacaktım. Kimse tam anlamıyla mutlu olmadı ama başka çaremiz yoktu.
Aylar geçti; Sevgi yavaş yavaş iyileşti. Çocuklar büyüdü ama ailedeki kırgınlıklar kolay kolay geçmedi.
Şimdi bazen aynaya bakıyorum ve kendime soruyorum: Biz gerçekten aile miyiz yoksa sadece aynı yükü paylaşan insanlar mıyız? Siz olsaydınız ne yapardınız? Aile olmak sadece fedakarlık mı demek?