Ben Bir Dadı Değilim: Kendi Hayatımı Geri İstiyorum
“Anne, Elif’i bugün de sen alabilir misin? Benim toplantım uzayacak.”
Telefonun ucunda Zeynep’in sesi titrek ama ısrarcıydı. O an mutfağımda, kendi kendime bir kahve yapıyordum. Pencerenin önünde, yağmur damlalarının cama vurmasını izlerken, içimde bir şeyler kırıldı. Yine mi ben? Yine mi hayatımı bir kenara bırakıp başkalarının ihtiyaçlarına koşacağım?
Elif doğduğunda, dünyam aydınlanmıştı. O minik elleri, süt kokusu, uykusuz gecelerdeki sessiz ağlaması… Zeynep’in ilk annelik günlerinde yanında olmak istedim. Herkes gibi ben de, “Anne olmak fedakarlık ister,” diye büyütülmüştüm. Ama kimse bana, büyükanne olmanın da aynı fedakarlığı gerektirdiğini söylememişti.
İlk zamanlar severek yaptım her şeyi. Zeynep lohusa depresyonundaydı, damadım Murat ise işten geç geliyordu. Ben de sabahları erkenden kalkıp Elif’i gezmeye çıkarıyor, akşamları ona banyo yaptırıyor, Zeynep’in yorgun gözlerine bakıp içim acıyarak yemekler pişiriyordum. “Anneciğim, iyi ki varsın,” dediğinde içim ısınıyordu. Ama zamanla bu teşekkürler azaldı, yerini sessiz bir beklentiye bıraktı.
Bir gün, arkadaşım Ayşe aradı: “Yarın sinemaya gidelim mi?” dediğinde heyecanlandım. Aylar sonra ilk kez kendim için bir plan yapmıştım. Fakat o akşam Zeynep aradı: “Anne, yarın Elif’i alabilir misin? Murat’la hastaneye gitmemiz lazım.”
İçimde bir savaş başladı. Bir yanda kızımın ihtiyacı, diğer yanda kendi hayatım… O gece sabaha kadar uyuyamadım. Sabah olduğunda, aynada kendime baktım: Saçlarımda yeni beyazlar, gözlerimin altında mor halkalar… “Ben ne zaman kendim için yaşadım?” diye sordum sessizce.
O gün Ayşe’ye gitmek yerine yine Elif’i aldım. Parkta diğer annelerle sohbet ederken biri bana sordu: “Siz hiç yorulmuyor musunuz?”
Yoruluyordum. Hem de çok… Ama kimseye söyleyemiyordum. Çünkü bizim kültürümüzde anne ve babaanne her zaman hazır olmalıydı. Hele ki dul bir kadınsan, hayatını çocuklarına ve torunlarına adaman beklenirdi.
Bir akşam Zeynep ve Murat tartışırken şahit oldum:
“Senin annen olmasa ne yapardık bilmiyorum,” dedi Murat.
Zeynep ise yüzünü buruşturdu: “Ama annem de bazen çok karışıyor.”
O an içimde bir öfke kabardı. Hem vazgeçilmezdim hem de fazlaydım. Ne yapsam yaranamıyordum.
Bir gün Elif ateşlendi. Zeynep panik içinde beni aradı:
“Anne, hemen gelebilir misin? Çok korkuyorum!”
Her şeyi bırakıp koştum. Elif’i kucağıma aldığımda içimdeki sevgiyle korku birbirine karıştı. O gece sabaha kadar başında bekledim. Sabah olduğunda Zeynep bana sarıldı:
“Sen olmasan ne yapardım bilmiyorum.”
Ama ertesi hafta yine aynı döngü başladı. Benim planlarım, benim isteklerim hep ikinci plandaydı.
Bir gün cesaretimi topladım ve Zeynep’e söyledim:
“Zeynep, ben senin annenim ama dadın değilim. Benim de hayatım var, yapmak istediğim şeyler var.”
Zeynep’in gözleri doldu:
“Anne, senin yardımına çok alıştık… Bunu bencilce mi yapıyoruz?”
O an sustum. Çünkü cevabı bilmiyordum. Belki de yıllardır kendi sınırlarımı çizmediğim için bu hale gelmiştik.
O günden sonra bazı şeyleri değiştirmeye karar verdim. Haftada iki günümü sadece kendime ayırdım. Resim kursuna başladım, Ayşe’yle yürüyüşlere çıktım. Zeynep ilk başta zorlandı ama zamanla alıştı.
Bir gün Elif bana resim defterinden bir sayfa uzattı:
“Babaannem ve ben,” yazmıştı altına.
Gözlerim doldu. Belki de en büyük iyiliği hem ona hem kendime sınır koyarak yapıyordum.
Şimdi bazen yalnız kalınca düşünüyorum: Biz kadınlar neden hep başkalarının hayatını yaşamak zorundayız? Kendi mutluluğumuz için savaşmak bencillik mi? Sizce nerede durmalı insan? Yoksa hep vermekle mi yükümlüyüz?