Kardeşimin Son Sözü: Boğaz’da Kayıp Bir Hayatın Ardından

“Beni bekle, Zeynep abla! Eve dönünce mutlaka arayacağım seni!” diye bağırdı Baran, Boğaz’ın kenarında ayaklarını suya sallarken. Gözlerinde çocukça bir heyecan, sesinde ise bana verdiği o güven vardı. O an, içimde tuhaf bir huzursuzluk hissettim. Annem mutfakta akşam yemeğini hazırlarken, babam ise her zamanki gibi televizyonun karşısında sessizce oturuyordu. Baran’ın arkadaşlarıyla birlikte yüzmeye gitmesine izin vermek istememiştim ama annem, “O da çocuk, biraz eğlensin,” deyince sustum. Şimdi keşke susmasaydım diyorum.

Baran on dört yaşındaydı. Hayat dolu, yaramaz ama bir o kadar da sevgi dolu bir çocuktu. O gün, yazın en sıcak günlerinden biriydi. İstanbul’un kalabalığı ve gürültüsü arasında, Boğaz’ın serin suları çocuklar için bir kaçış noktasıydı. Baran ve arkadaşları, Üsküdar’ın arka sokaklarından geçip sahile indiler. Ben ise evde, içimdeki huzursuzlukla pencerenin önünde oturuyordum. Telefonum elimde, her an arayacakmış gibi bekliyordum.

Saatler geçti. Akşam ezanı okunmaya başladığında hâlâ dönmemişti. Annem telaşlanmaya başladı. “Zeynep, Baran’ı ara bakayım,” dedi. Defalarca aradım ama açan olmadı. Babamın yüzü asıldı, annemin elleri titremeye başladı. Birkaç saat sonra kapı çaldı. Komşumuz Cemil Amca kapıda duruyordu; gözleri dolu dolu, sesi titrek: “Baran’ı… Boğaz’da… bulamamışlar.”

O an dünya başıma yıkıldı. Annem dizlerinin üstüne çöktü, babam ilk defa ağladı. Ben ise donakaldım. O anı hâlâ unutamıyorum; evin içinde yankılanan sessizlik, annemin feryadı, babamın çaresizliği…

Polisler geldi, sahil güvenlik ekipleriyle birlikte arama başlattılar. Komşular toplandı, herkes dua ediyordu. Ben ise Baran’ın bana verdiği sözü hatırlıyordum: “Eve dönünce mutlaka arayacağım seni!” O gece boyunca gözümü kırpmadım. Sabah olduğunda hâlâ bir haber yoktu.

İki gün sonra Baran’ın cansız bedenini buldular. O an annemin çığlığı mahallede yankılandı. Babam yere yığıldı, ben ise kardeşimin son sözlerini kulaklarımda duyarak ağladım: “Beni bekle…”

Cenaze günü mahalleli akın etti. Herkes gözyaşları içinde dua etti. Annem tabutun başında “Oğlum, daha çocuktu!” diye haykırırken, babam suskunluğa gömüldü. Ben ise kardeşimin mezarına sarılıp “Neden?” diye sordum defalarca.

Baran’ın ardından evimizde hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Annem yemek yapmaz oldu, babam işten erken gelmez oldu. Akşamları sofrada üç kişilik tabak dizilirdi ama kimse konuşmazdı. Herkes kendi acısına gömülmüştü.

Bir gün annemle mutfakta otururken gözleri doldu: “Zeynep, ben Baran’a izin vermeseydim belki şimdi yanımızda olurdu.” O an annemin omzuna sarılıp birlikte ağladık. Suçluluk duygusu hepimizi kemiriyordu.

Baran’ın arkadaşları da uzun süre kendine gelemedi. Onlardan biri olan Emir bir gün kapımızı çaldı; gözleri şişmişti: “Abla, ben yüzme bilmiyordum… Baran beni kurtarmaya çalıştı… Ama su çok hızlıydı…” O an Emir’in omzuna sarıldım; kimse suçlu değildi ama herkes suçlu hissediyordu.

Günler geçtikçe mahalledeki çocuklar Boğaz’a gitmez oldu. Anneler çocuklarını daha sıkı tutmaya başladı. Herkesin dilinde aynı soru vardı: “Neden önlem alınmıyor? Neden çocuklar bu kadar kolayca suya girebiliyor?”

Bir akşam babam eve geldiğinde elinde bir gazete vardı; manşette “Boğaz’da Bir Çocuk Daha Hayatını Kaybetti” yazıyordu. Babam gazeteyi masaya fırlattı: “Kimse umursamıyor! Her yıl onlarca çocuk boğuluyor ama kimse önlem almıyor!” dedi öfkeyle.

O günden sonra babam mahalledeki diğer babalarla birlikte sahilde nöbet tutmaya başladı. Annem ise okullarda çocuklara yüzme eğitimi verilmesi için imza kampanyası başlattı. Ben de sosyal medyada Baran’ın hikayesini anlattım; binlerce kişi mesaj attı, destek oldu.

Ama hiçbir şey Baran’ı geri getirmedi.

Her gece yatmadan önce kardeşimin bana verdiği sözü hatırlıyorum: “Eve dönünce mutlaka arayacağım seni!” O telefon hiç çalmadı…

Şimdi size soruyorum: Bir çocuğun hayatı bu kadar kolay mı kaybolmalı? Biz aileler olarak neyi eksik yaptık? Siz olsaydınız ne yapardınız? Lütfen düşüncelerinizi paylaşın; belki başka bir Baran’ın hayatı kurtulur.