Bir Anne, Bir Şehir, Bir Soru: İstanbul’un Gölgesinde Yeterli Miyim?
“Yeter artık, Zeynep! Çocuklar aç, ev dağılmış, sen hâlâ hayal peşindesin!” Annemin sesi mutfağın duvarlarında yankılanırken, ellerim titreyerek bulaşık süngerini sıktım. Camdan dışarı baktım; İstanbul’un gri sabahında yağmur damlaları pencereden süzülüyordu. Dört çocuğumdan en küçüğü, Elif, ayaklarıma sarılmış ağlıyordu. Diğerleri ise odalarında sessizce kavga ediyordu. Annem ise, mutfak masasında ellerini kavuşturmuş, bana bakıyordu. Gözlerinde hem öfke hem de bir tür hayal kırıklığı vardı.
“Anne, elimden geleni yapıyorum. Biliyorsun, iş bulmak kolay değil. Hem çocuklar da küçük…” dedim, sesim titrek ve yorgun. O ise başını iki yana salladı. “Senin yaşında ben iki işte çalışıyordum. Babanı kaybetmiştik, ama yine de kimseye muhtaç olmadık. Sen ise…”
Sözleri içime işledi. Sanki her gün biraz daha küçülüyordum onun gözünde. Eşim Hakan’ın üç yıl önceki iflasından sonra hayatımız altüst olmuştu. O günden beri evdeki huzur da paramparça olmuştu. Hakan sabahın köründe çıkıp akşam geç saatte eve dönüyor, bazen günlerce iş bulamadan eve eli boş geliyordu. Ben ise temizlik işlerine gidiyor, bazen komşulara yemek yapıyor, bazen de çocuklara bakacak kimse bulamayınca evde kalıyordum.
Bir gün, Elif ateşler içinde yatarken annem yine geldi. “Çocuk hasta olmuş, sen hâlâ burada oturuyorsun! Doktora götürmeye paran yoksa bana söyle bari!” dedi. Gözlerim doldu; çünkü gerçekten param yoktu. O an annemin bana acıyan bakışlarıyla karşılaşmak, yoksulluğun kendisinden bile daha ağır gelmişti.
Akşam olunca Hakan eve geldiğinde, ona annemin söylediklerini anlattım. “Zeynep, annen haklı belki de,” dedi sessizce. “Ama ne yapalım? Ben de iş bulamıyorum.” O an öfkem ona da döndü: “Sen de mi? Hepiniz mi bana yükleniyorsunuz?” dedim ve ağlamaya başladım. Çocuklar kapı aralığından bizi izliyordu; en büyük oğlum Yusuf’un gözlerinde korku vardı.
Ertesi gün sabahın köründe kalkıp Eminönü’ne temizlik işine gittim. Yolda otobüste yanımda oturan yaşlı bir kadın bana dönüp “Kızım, çok yorgun görünüyorsun,” dedi. Gözlerim doldu; yabancı birinin şefkati bile içimi ısıttı o an. “Dört çocuğum var, annemle yaşıyoruz… Herkes benden bir şey bekliyor,” dedim istemsizce. Kadın başını salladı: “Evlatlar büyür gider ama annenin gölgesi hep kalır,” dedi.
O gün eve döndüğümde çocuklar kavga ediyordu. Annem ise televizyonun karşısında oturmuş, haberlerdeki zam haberlerine söyleniyordu. “Zeynep! Markete git de ekmek al!” diye bağırdı. Cüzdanıma baktım; sadece 20 lira kalmıştı. Ekmek mi almalıydım, yoksa Elif’in ateşi için ilaç mı?
O gece çocuklar uyuduktan sonra annemle mutfakta yalnız kaldık. “Anne,” dedim usulca, “Bazen çok yoruluyorum. Senin gibi güçlü olamıyorum belki ama… Ben de iyi bir anne olmaya çalışıyorum.” Annem bir an sustu; gözleri doldu sanki ama hemen toparlandı: “Ben de annemden çok çektim Zeynep. Ama hayat böyle… Güçlü olacaksın.”
İçimde bir şey koptu o an; annemin de aslında kırık olduğunu fark ettim. Ama yine de onun gölgesinde eziliyordum. Ertesi sabah Yusuf yanıma geldi: “Anne, okulda arkadaşlarım bana eski ayakkabılarımı gösterip dalga geçti,” dedi utançla. Ona sarıldım; “Bizim paramız yok ama kalbimiz temiz oğlum,” dedim ama biliyordum ki bu sözler onun yarasını sarmayacaktı.
Bir akşam Hakan eve geldiğinde elinde bir poşet vardı; içinde biraz sebze ve makarna… “Bugün inşaatta yarım gün çalışabildim,” dedi mahcupça. Sofrada sessizce yemek yerken annem yine başladı: “Eskiden soframızda et eksik olmazdı! Şimdi makarnaya talim…” Hakan başını önüne eğdi; ben ise gözlerimi kaçırdım.
O gece Elif’in ateşi tekrar yükseldi; hastaneye gitmek zorunda kaldık. Acil serviste saatlerce bekledik; yanımızda başka anneler de vardı, hepsi aynı yorgunlukla çocuklarını kucaklamıştı. Bir kadın bana döndü: “Senin annen de mi yanında yaşıyor?” diye sordu. Başımı salladım; o da derin bir iç çekti: “Bizimkiler hiç susmaz ki…”
Eve döndüğümüzde annem kapıda bekliyordu: “Neredesiniz? Gece yarısı oldu!” dedi endişeyle ama sesi yine sertti. Elif’i yatağına yatırırken içimdeki öfke ve çaresizlik birbirine karıştı.
Bir sabah Yusuf’un okulundan aradılar; oğlum kavga etmişti. Okula gittiğimde öğretmen bana dönüp “Evde sorun mu var Zeynep Hanım?” diye sordu. Utandım; çünkü evimizde sorun hiç bitmiyordu ki… Eve döndüğümde annem beni suçladı: “Çocukların terbiyesini veremiyorsun!”
Bir gece mutfakta yalnızken aynada kendime baktım; gözlerimin altı morarmıştı, saçlarım dağılmıştı. İçimden geçenleri fısıldadım: “Ben iyi bir anne miyim gerçekten? Yoksa herkesin dediği gibi yetersiz miyim?”
O sırada Elif uyanıp yanıma geldi; kucağıma oturdu ve başını göğsüme yasladı: “Anneciğim, seni çok seviyorum.” O an gözyaşlarımı tutamadım; belki de en çok buna ihtiyacım vardı.
Şimdi bu satırları yazarken hâlâ aynı soruyla boğuşuyorum: Annemin gölgesinde ezilmeden kendi yolumu bulabilecek miyim? Sizce bir anne ne zaman yeterli olur?