Bir Ömrün Üç Aşkı: Elif’in Kalbinde Kalanlar

“Bunu bana nasıl yaparsın, Elif?” Ali’nin sesi, mutfakta yankılandı. Ellerim titreyerek çay bardağını masaya bıraktım. Annem odadan başını uzattı, gözleriyle beni uyardı: “Komşular duyacak, yeter!” Ama Ali’nin gözlerinde öyle bir öfke vardı ki, ne annemin sözü, ne de benim sessizliğim onu durdurabilirdi.

O an, hayatımın ilk büyük aşkının sonunu yaşadığımı anlamıştım. Ali’yle üniversitede tanışmıştık. O zamanlar Ankara’nın soğuk kışında, Kızılay’da bir kafede saatlerce konuşurduk. O bana hayallerinden, ben ona korkularımdan bahsederdim. Birbirimize sarılırken, dünyanın geri kalanı yok olurdu sanki. Ama mezuniyet yaklaştıkça ailelerimiz devreye girdi. Ali’nin annesi, “Kızımız başörtülü değil, bizim aileye uymaz,” dediğinde içimde bir şeyler kırıldı. Annem ise, “Oğlanın işi yok, Elif. Sevgiyle karın doyar mı?” diye sordu her fırsatta.

Aylarca mücadele ettik. Gizli gizli buluştuk, umut ettik. Ama o gün mutfakta Ali’nin gözlerinde ilk defa umutsuzluğu gördüm. “Bitti mi yani?” dedim fısıltıyla. O ise başını eğip kapıyı çarptı. Annem hemen yanıma geldi, “Ağlama artık, kızım. Daha iyileri var.” O an anneme kızdım; çünkü Ali’den daha iyisi olamazdı bana göre.

Aylarca odamdan çıkmadım neredeyse. Arkadaşlarım aradı, mesaj attı; ama ben kimseyle konuşmak istemedim. Sonra bir gün, iş görüşmesine giderken yağmurda şemsiyesini paylaşan biriyle tanıştım: Mert. Gözleri gülüyordu, sesi sakindi. “Islanmayın,” dedi ve şemsiyesini uzattı. O an içimde bir şeylerin kıpırdadığını hissettim.

Mert’le ilişkim Ali’den çok farklıydı. O daha olgundu, daha sabırlıydı. Birlikte tiyatroya gittik, kitap fuarlarını gezdik. Annem bu sefer daha ılımlıydı; çünkü Mert’in işi vardı ve ailesiyle tanışmaya hevesliydi. Ama bu sefer de babam devreye girdi: “Kızım, bu çocuk İzmirli. Bizim gibi düşünmezler.”

Bir akşam Mert’i eve davet ettik. Babam sofrada siyasi konuları açınca ortam gerildi. Mert’in yüzü asıldı, ben ise çaresizce ikisinin arasında kaldım. O gece Mert bana, “Seninle olmak istiyorum ama aileni de üzmek istemem,” dedi. Birkaç hafta sonra Mert’in ailesiyle tanışmaya İzmir’e gittim. Onlar da beni kabullenmekte zorlandılar; “Ankaralı kızlar çok soğuk olur,” dediler şakayla karışık.

İki yıl boyunca iki şehir arasında mekik dokuduk. Her seferinde bir tarafımız eksik kaldı; ya ailemiz ya da birbirimiz için fedakarlık yapmamız gerekti. Sonunda Mert askere gittiğinde aramızdaki mesafe daha da büyüdü. Bir gün telefonda bana, “Belki de biz birbirimize iyi gelmiyoruz,” dediğinde içimde bir boşluk oluştu.

İkinci aşkım da böylece bitti. Bu sefer daha az ağladım ama daha çok düşündüm. Ailelerimizin beklentileriyle kendi isteklerimiz arasındaki uçurumu ilk defa bu kadar net gördüm.

Yıllar geçti, iş hayatına atıldım. Kendi ayaklarım üzerinde durmaya başladıkça özgüvenim arttı ama kalbimde hep bir eksiklik vardı. Sonra Zeynep’le tanıştım; iş yerinde yeni başlamıştı ve enerjisiyle herkesi etkiliyordu. Başta sadece arkadaş olduk; birlikte kahve içtik, iş çıkışı sinemaya gittik. Bir gün bana, “Sana bir şey söylemem lazım,” dedi ve elimi tuttu.

Zeynep’le aramızda başlayan ilişkiyi önce kendime bile itiraf edemedim. Türkiye’de iki kadının aşkı kolay yaşanmıyor; hele ki ailelerimizden gizlemek zorundayken… Zeynep’in annesi çok dindardı; benim annem ise hâlâ torun hayali kuruyordu.

Bir gece Zeynep’le parkta otururken bana, “Sence biz doğru muyuz?” diye sordu. Gözlerim doldu; çünkü doğru ya da yanlış olduğumuzu bilmiyordum ama onun yanında kendimi tamamlanmış hissediyordum.

Birlikte geçirdiğimiz iki yıl boyunca hem en mutlu hem de en korkulu anlarımı yaşadım. Bir gün iş yerinde dedikodular çıktı; patronum beni çağırıp ima dolu sözlerle uyardı: “Burada herkesin gözü üstünde Elif Hanım.” O an anladım ki, bu ülkede bazı aşklar hep gizli kalmak zorunda.

Zeynep’le ayrılmamız da sessiz oldu; kimse bilmedi, kimse duymadı. Sadece ikimizin arasında kalan bir sır gibi…

Şimdi otuz beş yaşındayım ve pencereden Ankara’nın gri gökyüzüne bakarken düşünüyorum: Hayat bana üç büyük aşk verdi ve üçünü de kaybettim. Her biri bana başka bir şey öğretti: Ali ile saf sevgiyi, Mert ile fedakarlığı, Zeynep ile cesareti…

Bazen soruyorum kendime: Biz mi yanlış zamanda doğru insanlarla karşılaştık? Yoksa toplumun baskısı mı bizi böylesine yalnız bıraktı? Sizce aşk gerçekten her şeye rağmen yaşanabilir mi? Yoksa bazı aşklar sadece kalbimizde mi kalmalı?