Altı Yıl Boyunca Sessizce Bıraktığım Ekmekler: Bir Sır, Bir Düğün ve On İki Asker
“Yine mi ekmek bırakıyorsun, Elif?” Annemin sesi arkamdan yankılandı, sabahın köründe fırının arka kapısından çıkarken. Cevap vermedim, sadece başımı eğip eski tahta sandığın üzerine bıraktığım taze ekmek bohçasına baktım. Altı yıldır her sabah, kimseye çaktırmadan, o sandığın üstüne bir parça ekmek, bazen bir simit, bazen de annemin gizlice ayırdığı çöreklerden bırakıyordum. Kimseye anlatmadım; çünkü annem hep derdi ki, “İyilik gizli yapılır, gösteriş için değil.” Ama annem yine de şüphelenirdi. “O adam kim Elif? Neden ona yardım ediyorsun?” diye sorduğu çok oldu. Ben de hep sustum. Çünkü adını bile bilmiyordum o adamın. Sadece göz göze geldiğimizde gözlerinde gördüğüm minnettarlık yetiyordu bana.
O adam, mahallenin köşesinde, eski bir montun içinde, sessizce otururdu. Kimseyle konuşmaz, kimseye zarar vermezdi. Mahalleli ona “Gölge” derdi; çünkü varlığıyla yokluğu birdi. Ama ben her sabah fırını açmadan önce ona bir parça sıcaklık bırakırdım.
Hayatımın en mutlu günü olmalıydı o gün. Düğünüm vardı. Sabah erkenden kalkıp annemle birlikte fırına gittik; son kez bohçayı hazırladım. Annem bu kez ses etmedi, sadece gözlerime uzun uzun baktı. “Bugün senin günün Elif,” dedi. “Bugün bırakma istersen.” Ama ben bıraktım. Çünkü içim elvermedi.
Düğün salonuna girdiğimde herkes mutluydu; babam gururla başını dik tutuyor, annem gözyaşlarını siliyordu. Eşim Murat heyecandan ellerimi sıkı sıkı tutuyordu. Tam nikâh memuru sorusunu sormak üzereyken, salonun kapısı büyük bir gürültüyle açıldı. Herkes dönüp baktı. On iki asker, tam teçhizatlı üniformalarıyla içeri girdi. Herkes dondu kaldı. Annem korkudan bana sarıldı, babam ayağa kalktı.
Askerlerin başındaki komutan, salonun ortasına kadar yürüdü ve yüksek sesle konuştu: “Elif Yıldız burada mı?” Kalbim yerinden çıkacak gibiydi. “Benim,” dedim titrek bir sesle.
Komutan bana yaklaştı, gözlerinde bir sıcaklık vardı. “Altı yıldır mahallemizde yaşayan ve kimsenin adını bilmediği bir adam vardı,” dedi. “O adam bizim kayıp arkadaşımızdı; eski bir subaydı. Savaşta ağır yaralanmış, hafızasını kaybetmişti. Siz ona altı yıl boyunca yardım ettiniz; o ise sizin iyiliğiniz sayesinde hayata tutundu ve sonunda kim olduğunu hatırladı. Dün gece karakola gelip teslim oldu ve sizin sayenizde ailesine kavuştu. Şimdi ailesiyle birlikte yaşıyor ve size minnettarız.”
Salon bir anda alkışlarla doldu; annem ağlamaya başladı, babam gözyaşlarını saklamaya çalıştı. Murat bana sarıldı; ama ben sadece donup kalmıştım. O adamın kim olduğunu hiç bilmemiştim; ama ona verdiğim küçücük iyiliğin böyle büyük bir şeye dönüşeceğini asla tahmin etmemiştim.
Düğünüm o günden sonra sadece benim ve Murat’ın değil, bütün mahallenin konuştuğu bir gün oldu. Herkes bana gelip teşekkür etti; bazıları ise neden altı yıl boyunca kimseye anlatmadığımı sordu. Annem ise bana sarılıp, “İşte gerçek iyilik budur kızım,” dedi.
Ama işin aslı şu ki, o altı yıl boyunca ben de yalnızdım. Babam işsizdi, annem hastaydı; fırını zar zor döndürüyorduk. Bazen evde yiyecek ekmek bile bulamazken, o adamı düşünmeden edemezdim. Çünkü onun gözlerinde gördüğüm yalnızlık bana kendimi anlatıyordu.
Bir gece annemle kavga ettik; “Kendini düşünmeden başkasına yardım etmek doğru mu?” diye bağırdı bana. “Biz açken başkasına ekmek vermek neyin nesi?” O gece sabaha kadar ağladım; ama ertesi sabah yine bohçayı hazırladım.
Mahallede bazıları bana deli gözüyle bakardı; “Boşuna uğraşıyor,” derlerdi. Ama ben biliyordum ki, insanın insan olabilmesi için bazen kendi açlığını unutup başkasının karnını doyurması gerekiyordu.
Düğünden sonra hayatımız biraz daha kolaylaştı; askerler fırınımızdan alışveriş yapmaya başladı, mahalledeki insanlar daha çok uğradı bize. Ama en önemlisi annemle babam artık bana kızmıyordu.
Bazen geceleri uyanıp düşünüyorum: Eğer o gün ilk kez ekmek bırakmasaydım ne olurdu? Ya da annemin sözünü dinleyip bırakmayı bıraksaydım? Belki de hiçbir şey değişmeyecekti; belki de o adam hâlâ köşe başında oturacaktı.
Şimdi size soruyorum: Siz hiç adını bile bilmediğiniz birine yardım ettiniz mi? Ya da kendi ihtiyaçlarınızı bir kenara bırakıp başkasının hayatına dokunmayı göze alabildiniz mi?