Adı Anne Olan Kadın ve Gerçek Sevgi: Unutamayacağım Bir Hikaye
— Zeynep! Ne zaman geleceğini söyleseydin ya, kızım! Bak, tencereye yeni fasulye koymuştum, senin en sevdiğin yemeği yapardım… Annemin sesi, köy evinin eski tahta kapısından sızan rüzgar gibi titrek ve beklenmedik bir sıcaklıktaydı. Elimdeki valizi yere bıraktım, gözlerim annemin ellerine takıldı; yılların yorgunluğunu taşıyan, çatlamış ellerinde hala örgü şişleri vardı.
O an içimde bir şeyler kırıldı. Yıllardır görüşmemiştik. İstanbul’da kendi hayatımı kurmaya çalışırken, annemin bana olan sevgisiyle arama ördüğüm duvarlar şimdi daha da yüksek görünüyordu. Ama işte buradaydım; babamın ölümünden sonra ilk kez, gece yarısı köyde, çocukluğumun geçtiği evin önünde.
— Anne… dedim kısık sesle. — Sadece biraz nefes almak istedim. Habersiz gelmek istedim.
Annem gözlerimin içine baktı. O bakışta hem özlem hem de kırgınlık vardı. Bir an sustu, sonra bana sarılmak ister gibi bir adım attı ama durdu. Sanki aramızda görünmez bir duvar vardı.
— İçeri gel de üşüme, dedi sonunda. — Buraların gecesi soğuk olur.
Evin içine adım attığımda, çocukluğumun kokusu burnuma doldu: çamaşır sabunu, taze pişmiş ekmek ve biraz da eski zamanların tozu. Annem mutfağa geçti, ben ise salonda eski koltuğa oturdum. Gözüm duvardaki aile fotoğrafına takıldı; babamın gülümseyen yüzü, annemin gençliği ve ben… O fotoğraftaki küçük kızın gözlerinde umut vardı. Şimdi ise içimde sadece yorgunluk ve pişmanlık.
Annem çaydanlığı ocağa koyarken birden döndü:
— Zeynep, İstanbul’da mutlu musun?
Bir an cevap veremedim. Mutlu muydum? Orada yalnızdım, işim vardı ama ruhum hep eksikti. Annemle aramızdaki mesafe sadece kilometrelerle ölçülmüyordu; yılların biriktirdiği kırgınlıklar, söylenmemiş sözler ve affedilmeyen hatalar vardı.
— Bilmem anne… dedim. — Belki de mutluluğun ne olduğunu unuttum.
Annem sustu. Çayın fokurtusu mutfağı doldurdu. Sonra yanıma gelip oturdu. Ellerini dizlerinin üstünde kenetledi.
— Kızım… dedi yavaşça. — Ben sana hiç iyi bir anne olamadım mı?
Bu soru içimi delip geçti. Gözlerim doldu ama ağlamamaya çalıştım. Annemin bana olan sevgisini hep sorgulamıştım; çocukken babamın gölgesinde kalmıştım, annem hep suskun ve mesafeli olmuştu. Ben ise büyüdükçe ona daha çok yabancılaşmıştım.
— Anne… dedim titrek bir sesle. — Bazen çok yalnız hissettim kendimi bu evde. Sen hep güçlüydün, hep sessizdin… Ben ise korkularımla baş başa kaldım.
Annem başını eğdi. Gözlerinden iki damla yaş süzüldü.
— Baban sert adamdı, biliyorsun… Seni korumak için bazen susmak zorunda kaldım. Ama inan bana, her gece dua ettim senin için. Belki de sevgimi göstermeyi hiç öğrenemedim.
O an annemin de ne kadar yalnız olduğunu fark ettim. Onun da korkuları, pişmanlıkları vardı. Belki de ikimiz de birbirimize ulaşmayı hiç başaramamıştık.
Birden dışarıdan köpek havlamaları duyuldu. Annem irkildi.
— Bu köyde geceler uzun olur kızım… İnsan bazen kendi sesinden bile korkar.
Bir süre sessizce oturduk. Sonra annem bana döndü:
— Zeynep, ben yaşlandım artık… Seninle barışmak istiyorum. Geçmişte ne olduysa oldu ama ben seni hep sevdim.
Gözyaşlarımı tutamadım artık. Annemin ellerini tuttum; o çatlamış eller şimdi bana çocukluğumdaki gibi güven verdi.
— Anne… dedim ağlayarak. — Ben de seni hep sevdim ama bunu söylemekten korktum. Beni affedebilir misin?
Annem başını salladı, gözlerinden yaşlar süzülüyordu.
— Affetmek mi? Kızım, anne yüreği zaten affetmek için var…
O gece uzun uzun konuştuk; geçmişteki hataları, kırgınlıkları, babamı ve hayatın bize sunduğu zorlukları… Sabah olduğunda içimde hafif bir huzur vardı. Annemle ilk defa gerçekten konuşmuştuk.
Ama içimde hala bir soru vardı: Sevgi gerçekten affetmekten mi geçerdi? Yoksa bazen en yakınlarımızı anlamak için yıllarımızı mı harcamalıydık?
Şimdi size soruyorum: Siz hiç annenizle ya da babanızla böyle bir yüzleşme yaşadınız mı? Affetmek mi daha zor, yoksa sevmek mi?