Kader Yolunda Bir Gece: Bir Şoförün Sessiz Çığlığı

“Ali, ne olur bu gece gitme… İçimde kötü bir his var,” dedi Zeynep, gözleri dolu dolu bana bakarken. Ellerini karnında birleştirmişti; sekiz aylık hamileydi ve her zamankinden daha kırılgan görünüyordu. O an, içimdeki fırtınayı bastırmaya çalıştım. “Zeynep, biliyorsun bu seferki yük iyi para. Doğum yaklaşıyor, hastane masrafları… Başka çaremiz yok,” dedim, sesim titreyerek.

O an annemin sesi yankılandı kulaklarımda: “Oğlum, para her şey değil. Sen olmayınca o paranın ne önemi var?” Ama anneme de, Zeynep’e de anlatamıyordum; işsizlik diz boyu, köyde herkes borç içinde. Babamın emekli maaşı yetmiyor, küçük kardeşim üniversiteye hazırlanıyor. Benim şoförlükten kazandığım üç beş kuruşla dönüyor evin çarkı.

Zeynep’in gözyaşlarını silip kapıdan çıktım. Hava soğuktu, ciğerlerime çektiğim nefes bile ağır geliyordu. Kamyonun anahtarını çevirdim, motorun sesi gecenin sessizliğini böldü. İçimde bir huzursuzluk vardı ama bastırdım. “Bir şey olmaz,” dedim kendi kendime. “Allah büyüktür.”

Yola çıktığımda radyoda eski bir türkü çalıyordu: “Gurbet elde bir başıma…” Sözler içimi dağladı. Her kilometrede Zeynep’in yüzü gözümün önüne geldi. “Ya başıma bir şey gelirse?” diye düşündüm. “Ya Zeynep’e bir şey olursa ben yokken?”

Yolun yarısında telefonum çaldı. Annemdi. “Oğlum, Zeynep’in sancısı başlamış. Hemen dön!” dedi panikle. Direksiyon ellerimde titredi. “Anne, hastaneye götürün hemen! Ben geliyorum!” dedim ama önümde yüz kilometre yol vardı.

Kamyonu döndürüp köye doğru sürdüm. Her dakika saat gibi ağır geçiyordu. Gözümde Zeynep’in acıdan kıvranan hali, annemin telaşı… Bir yandan da aklımda patronun sesi: “Ali, bu yük zamanında yetişmezse işine son veririm!”

Bir an için durup düşündüm: Ailem mi, işim mi? Hangisini seçmeliydim? Patronun tehdidi kulağımda çınlarken, Zeynep’in bana sarıldığı o sabahı hatırladım. “Sen olmasan ben ne yaparım?” demişti sessizce.

Köy yoluna girdiğimde yağmur başladı. Farlar çamurlu yolda zor seçiyordu önümü. Kalbim küt küt atıyordu; bir an önce yetişmeliydim. Hastanenin önüne vardığımda sabah olmuştu. Annem kapıda bekliyordu, gözleri kan çanağı gibi.

“Geç kaldın oğlum… Zeynep’i ameliyata aldılar,” dedi fısıltıyla. Dizlerimin bağı çözüldü, yere çöktüm. “Allah’ım, ne olur ikisine de bir şey olmasın…”

Saatler geçti, her saniye ömrümden ömür gitti. Sonunda doktor çıktı: “Bebek sağlıklı ama Zeynep’in durumu kritik.” O an dünyam başıma yıkıldı. “Ben orada olsaydım… Belki de…” diye kendimi suçladım.

Babam omzuma dokundu: “Oğlum, hayat ekmek kavgası ama bazen insanın sevdikleri daha önemli olur.” Gözlerimden yaşlar süzüldü; ilk kez babamın önünde ağladım.

Zeynep günlerce yoğun bakımda kaldı. Her gün başında dua ettim, her gece vicdanımla savaştım. Patronum aradı: “Yük gecikti, işine son verdim!” dedi soğuk bir sesle. O an işin hiçbir önemi kalmadı; tek istediğim Zeynep’in iyileşmesiydi.

Bir hafta sonra Zeynep gözlerini açtı. Elini tuttum, ağladım. “Affet beni,” dedim hıçkırarak. “Seni yalnız bıraktım.” O ise zayıf bir gülümsemeyle başını salladı: “Sen bizim için savaştın Ali… Ama bazen savaşmayı bırakıp yanında olman gerek.”

Şimdi evimizdeyiz; minik kızımız Elif kucağımızda. İşsizim ama ailem yanımda. Her gece Zeynep’in elini tutup düşünüyorum: Hayatta en önemli şey ne? Para mı, yoksa sevdiklerimizin yanında olmak mı?

Siz olsaydınız benim yerimde ne yapardınız? Ekmek parası için sevdiklerinizi riske atar mıydınız? Yoksa her şeye rağmen onların yanında mı olurdunuz?