Bir Anneye Borçlu Muyum?

“Bana bak, Elif! Şimdi kalkıp bana marketten alışveriş yapacaksın. Yaşlandım artık, ayaklarım tutmuyor. Senin görevin bu!”

Annemin sesi, mutfağın duvarlarında yankılandı. O an, içimde bir şeyler kırıldı. Yıllardır duymak istediğim tek kelime “kızım, seni seviyorum”du. Ama onun ağzından çıkan hep emirler, sitemler ve soğukluk oldu. Yine de, içimdeki çocuk hâlâ bir umutla ona bakıyordu; belki bu kez bir teşekkür, bir minnet ifadesi duyarım diye.

Ama annem, Hatice Hanım, hayatı boyunca duygularını göstermeyi bir zayıflık olarak gördü. Babamı kaybettiğimizde ben on iki yaşındaydım. O günden sonra evdeki hava daha da ağırlaştı. Annem, acısını bana bağırarak, susarak ya da yok sayarak çıkardı. Ben ise her gün biraz daha içine kapanan bir çocuğa dönüştüm.

Şimdi otuz sekiz yaşındayım. Kendi ayaklarım üzerinde durmaya çalışırken, annemin gölgesi hâlâ üzerimde. Evlenmedim, çünkü kimseye güvenemedim. Annemle aynı apartmanda, iki kat üstünde oturuyorum. Herkes “Ne güzel, annenle yakınsınız” diyor ama kimse bilmiyor ki bu yakınlık bir zorunluluk, bir mecburiyet.

O gün mutfakta anneme bakarken, içimdeki öfkeyle karışık çaresizliği bastıramadım.

“Anne,” dedim titreyen bir sesle, “Hiç düşündün mü? Ben çocukken de hep senden bir ilgi bekledim. Hiçbir zaman olmadı. Şimdi neden bana böyle davranıyorsun?”

Annem yüzüme bile bakmadan, “Geçmiş geçti kızım. Şimdi yaşlandım, yardım etmek zorundasın. Herkes annesine bakar!” dedi.

O an gözlerim doldu. Annemin gözlerinde ne bir pişmanlık ne de bir sevgi vardı. Sadece alışkanlıkla söylenmiş cümleler…

Çocukluğumda annemin sevgisini kazanmak için her şeyi yaptım. Okulda başarılı oldum, ev işlerine koştum, hasta olduğunda başında bekledim. Ama o hep mesafeli kaldı. Komşulara karşı ise bambaşka biriydi; güler yüzlü, yardımsever… Bana gelince duvarlarını hiç indirmedi.

Bir gün okuldan ağlayarak geldiğimde, “Anne, arkadaşlarım bana kötü davrandı” demiştim. O ise “Ağlama! Güçlü olacaksın!” deyip odasına çekilmişti. O günden sonra duygularımı saklamayı öğrendim.

Şimdi ise annem yaşlanınca geçmişi yok sayıyor. Sanki hiçbir şey olmamış gibi…

Alışveriş poşetlerini taşırken içimden geçenleri bastıramadım:

“Anne, hiç özür dilemeyi düşündün mü? Hiç pişman oldun mu bana böyle davrandığın için?”

Annem yine gözlerini kaçırdı. “Sen de çok alıngansın Elif! Herkesin annesi böyle miymiş sanıyorsun? Benim annem de bana hiç sarılmazdı.”

İşte o an anladım; annem de sevgisiz büyümüş. Ama bu zinciri kırmak onun elindeydi. O ise aynı soğukluğu bana da yaşattı.

Bir akşam kardeşim Cem telefon açtı:

“Elif abla, annem sana çok yükleniyor biliyorum ama o da yalnız kaldı. Biraz anlayışlı olsan?”

“Cem,” dedim hıçkırıklarımı gizleyerek, “Sen uzaktasın diye kolay konuşuyorsun. Burada her gün onunla yüzleşmek kolay mı sanıyorsun?”

Cem sustu. O da çocukken annemin ilgisizliğinden nasibini almıştı ama şimdi evlenip başka şehre taşındığı için uzaktan daha kolay empati kurabiliyordu.

Bir gece annem hastalandı. Gece yarısı kapımı çaldı:

“Elif! Nefes alamıyorum… Hemen hastaneye götür!”

O an tüm öfkem, kırgınlığım bir kenara itildi. Onu sırtladım, arabaya bindirdim ve hastaneye koştum. Acil serviste beklerken ellerini tuttum; ilk defa elleri titriyordu.

“Anne korkma, buradayım,” dedim.

O an gözlerinde bir anlığına minnet gördüm mü, yoksa yorgunluktan mıydı bilmiyorum.

Eve döndüğümüzde yatağına yatırırken fısıldadı:

“Ben iyi bir anne olamadım galiba…”

İlk defa böyle bir cümle duydum ondan. Ama hemen ardından ekledi:

“Ama sen iyi bir evlat olmalısın.”

İşte o anda içimdeki düğüm daha da sıkılaştı. Annemden beklediğim özrü yine tam alamamıştım; yine sorumluluk bana yüklenmişti.

Günler geçtikçe annemin bakıma ihtiyacı arttı. Komşular “Elif ne kadar iyi kız” diye övüyordu ama kimse geceleri yastığa başımı koyduğumda içimdeki boşluğu bilmiyordu.

Bir gün işyerinde patronum aradı:

“Elif Hanım, anneniz için izin almanız gerekiyor mu? Son zamanlarda çok dalgınsınız.”

İşte o an fark ettim; annemin gölgesi sadece evde değil, hayatımın her alanında üzerimdeydi.

Bir akşam anneme çorba yaparken kendi kendime sordum:

“Ben ona borçlu muyum? Sırf annem olduğu için geçmişteki tüm acıları unutup ona bakmak zorunda mıyım?”

Annemin odasına girip çorbayı uzattığımda göz göze geldik.

“Anne,” dedim yavaşça, “Sana bakıyorum çünkü insan olduğun için yardım ediyorum. Ama içimde hâlâ kırgınlıklar var.”

Annem başını çevirdi; yine duvarlarını indirmedi.

Belki de bazı yaralar hiç iyileşmiyor. Belki de bazı anneler çocuklarının sevgisine ulaşamadan yaşlanıyor.

Şimdi size soruyorum: Sadece biyolojik olarak anne-baba olmak yeterli mi? Geçmişteki sevgisizlik unutulur mu? Yoksa biz de kendi çocuklarımıza aynı zinciri mi aktarırız?