Aynadaki Yabancı: Bir Kadının Kendiyle Savaşı

— Yine mi aynanın karşısındasın, Elif? diye annemin sesi mutfaktan yükseldi. Sanki suç işliyormuşum gibi irkildim. Oysa sadece kendime bakıyordum, her sabah olduğu gibi. Uzun, ince yüzüm, kemerli burnum, incecik dudaklarım ve o soğuk, açık gri gözlerim… Kendimi bildim bileli aynada gördüğüm bu yüz bana hep yabancı gelmişti. Sadece saçlarımı severdim; simsiyah, gür ve uzun. Onları alnıma düşen kaküllerle saklamaya çalışırdım yüzümün yarısını.

Annem içeri girdi, elinde çay bardağıyla. “Babanın kopyasısın. O da böyleydi. Ama o yakışıklıydı, yoksa aşık olur muydum hiç?” dedi gözlerini kaçırarak. Annemin bu cümlesi her zaman içimi acıtırdı. Sanki ben babam kadar şanslı değildim; onun yakışıklılığı bana uğramamıştı.

Küçükken mahalledeki çocuklar bana “Uzaylı Elif” derdi. Okulda ise “Baykuş” lakabını takmışlardı. Gülüp geçmeye çalışırdım ama geceleri yastığa başımı koyduğumda gözyaşlarım yastığı ıslatırdı. Annem ise hep “Kendini böyle görme, güzellik geçicidir” derdi ama onun da bana bakarken gözlerinde bir burukluk olurdu.

Bir gün okuldan eve dönerken, komşumuz Ayşe Teyze kapıda beni durdurdu. “Elif kızım, annenin gençliğine ne kadar benziyorsun! Ama annenin gözleri daha sıcaktı,” dedi. O an içimde bir şeyler kırıldı. Neden kimse bana güzel olduğumu söylemiyordu? Neden herkes annemin ya da babamın güzelliğiyle kıyaslıyordu beni?

Liseye başladığımda işler daha da zorlaştı. Sınıf arkadaşlarım makyaj yapmaya, saçlarını boyamaya başlamıştı. Ben ise saçlarımı daha da uzatıp yüzümü saklamaya çalışıyordum. Bir gün kantinde otururken, sınıfın en popüler kızı Zeynep yanıma geldi. “Elif, neden hiç gülmüyorsun? Gülünce belki daha güzel görünürsün,” dedi alaycı bir şekilde. O an yerin dibine girmek istedim.

Eve döndüğümde anneme sarıldım ve ağladım. “Anne, ben neden güzel değilim? Neden herkes bana böyle bakıyor?” Annem sessizce saçlarımı okşadı. “Kızım, güzellik sadece dışarıda değildir. Senin kalbin çok güzel,” dedi ama o da gözyaşlarını saklayamadı.

Babam ise bu konuları hiç konuşmazdı. O akşam sofrada sessizlik vardı. Birden babam başını kaldırdı ve “Elif, seninle gurur duyuyorum,” dedi. O an şaşırdım. “Neden baba?” diye sordum titrek bir sesle. “Çünkü sen kimseye benzemiyorsun. Kendi yolunu bulacaksın,” dedi ve tekrar önüne döndü.

Üniversiteye başladığımda İstanbul’a taşındım. Yeni bir şehir, yeni insanlar… Belki burada kendimi bulabilirim diye düşündüm. Ama ilk gün yurtta oda arkadaşım Derya bana şöyle dedi: “Çok farklı bir yüzün var Elif, insan seni unutamaz.” Bu sefer alaycı bir ton yoktu sesinde. İlk defa biri bana farklı olduğumu söylediğinde kötü hissetmedim.

Dersler yoğunlaştıkça kendimi kitaplara verdim. Sosyoloji okuyordum; insanları, toplumu ve özellikle kadınların toplumdaki yerini anlamaya çalışıyordum. Bir gün derste hocamız sordu: “Güzellik nedir? Kim karar verir?” Herkes sırayla konuştu ama ben suskundum. Sonra hocamız bana döndü: “Elif, sen ne düşünüyorsun?”

İçimde yıllardır biriktirdiğim her şey o an döküldü: “Bence güzellik bize öğretilen bir şey hocam. Annem hep güzelliğin geçici olduğunu söylerdi ama kimse bana güzel olduğumu hissettirmedi. İnsan aynada kendine bakınca ne görüyorsa odur; ama bazen aynadaki yansımamız bize ait değildir.” Sınıfta derin bir sessizlik oldu.

O gün akşam yurtta Derya yanıma geldi ve sarıldı: “Sen çok güçlüsün Elif,” dedi. O an ilk defa kendimi güçlü hissettim.

Ama hayat yine de kolay değildi. İstanbul’da yalnızlık başka bir şeydi; kalabalığın içinde kaybolmak… Bir gün iş görüşmesine gittim; CV’m çok iyiydi ama görüşmeyi yapan kadın bana şöyle dedi: “Elif Hanım, sizinle ilgili bir tereddütüm var; müşteriyle yüz yüze çalışacaksınız ya…” Sözünü tamamlamadı ama ne demek istediğini anlamıştım.

Eve döndüğümde annemi aradım ve ağladım: “Anne, yine olmadı! Yine dış görünüşüm yüzünden elendim!” Annem telefonda uzun süre sustu sonra dedi ki: “Kızım, hayat bazen adil değil ama sen vazgeçme. Senin gibi insanlar dünyayı değiştirir.”

Bir süre sonra gönüllü olarak bir kadın derneğinde çalışmaya başladım. Orada benim gibi hisseden birçok kadınla tanıştım; kimisi kilo vermeye çalışıyor, kimisi ten renginden utanıyor, kimisi de benim gibi yüzünü saklıyordu. Birlikte atölyeler düzenledik; birbirimize hikayelerimizi anlattıkça yükümüz hafifledi.

Bir gün dernekte genç bir kız yanıma geldi: “Elif Abla, senin gibi olmak istiyorum; güçlü ve cesur.” O an gözlerim doldu; yıllarca aynada görmekten korktuğum yüzüm şimdi başka birine umut olmuştu.

Yıllar geçti… Şimdi aynaya baktığımda hâlâ aynı yüzü görüyorum ama artık kendime yabancı değilim. Saçlarımı kısalttım; kaküllerimi kaldırdım ve yüzümü saklamıyorum artık.

Bazen düşünüyorum: Toplumun güzellik kalıpları olmasaydı hayatımız nasıl olurdu? İnsan gerçekten kendini olduğu gibi sevebilir mi? Siz hiç aynadaki yansımanızla barışabildiniz mi?