Bir Restoranda Yapılan Mevlid: Ailede Kırılma Noktası

“Ayşe, hangi mevlid restoranda yapılır? Hem bir de hediye almak lazım!” dedi eşim Mehmet, sesi titrek ve biraz da öfkeli. O an mutfakta çaydanlığın altını yeni kapatmıştım, elimdeki bardak neredeyse yere düşüyordu. Kızımız Elif’in, yeni doğan torunumuz Zeynep’in mevlidini lüks bir restoranda yapmaya karar verdiğini öğrendiğimizde, evimizin içinde bir fırtına koptu adeta.

Mehmet’in yüzü asıktı, gözlerinde hem şaşkınlık hem de kırgınlık vardı. “Bizim zamanımızda mevlid evde okunurdu, komşular gelir, dua edilir, sonra da herkesin getirdiği böreklerle, tatlılarla sofralar donatılırdı. Şimdi herkes gösteriş peşinde,” diye homurdandı. Ben ise bir yandan kızımı anlamaya çalışıyor, bir yandan da içimde büyüyen huzursuzluğu bastırmaya uğraşıyordum.

Elif’i aradım. “Kızım, bu kadar masrafa ne gerek var? Evde de yapabilirdik. Hem herkesin bütçesi uygun olmayabilir,” dedim. Elif’in sesi kararlıydı: “Anneciğim, artık herkes böyle yapıyor. Arkadaşlarımın hepsi restoranlarda kutladı. Hem daha rahat oluyor, kimse yorulmuyor.”

Mehmet araya girdi: “Elif, bak kızım, biz senin için elimizden geleni yaparız ama bu kadar gösteriş… Hem bak, hediye almak da gerekiyor. İnsanlar ne getirecek şimdi? Altın mı takacaklar illa?”

Elif’in sesi biraz sertleşti: “Baba, kimseyi zorlamıyoruz. İsteyen gelir, isteyen gelmez. Ama ben Zeynep’in ilk kutlamasının özel olmasını istiyorum.”

Telefon kapandıktan sonra evde derin bir sessizlik oldu. Mehmet koltuğa oturup başını ellerinin arasına aldı. Ben ise mutfağa geçip eski fotoğraflara bakmaya başladım; Elif’in bebekliğinde çekilmiş, komşularla dolu kalabalık sofralar… O zamanlar her şey daha sade, daha samimiydi sanki.

Günler geçti, davetiyeler dağıtıldı. Komşularımızdan bazıları şaşkınlıkla karşıladı bu durumu. “Ayşe abla, biz de mi altın taksak acaba? Yoksa sadece zarf mı götürsek?” diye soranlar oldu. Herkesin kafası karışıktı. Bizim mahallede böyle şeyler pek alışılmış değildi.

Mehmet’le akşamları oturup ne yapacağımızı konuştuk. “Ayşe, bizim emekli maaşı belli. Restoranda yemek, üstüne bir de altın… Elif’i kırmak istemiyorum ama bu yük ağır geliyor bana,” dedi gözleri dolarak. Ben de ona hak veriyordum ama Elif’in mutluluğu için elimizden geleni yapmak istiyordum.

Mevlid günü geldi çattı. Restorana gittiğimizde şaşkınlığımız bir kat daha arttı; masalar süslenmiş, her yerde balonlar, çiçekler… Elif’in arkadaşları şık elbiseler içinde, herkesin elinde hediyeler… Biz ise Mehmet’le köşede biraz mahcup oturuyorduk. Yanımıza gelen komşumuz Hatice teyze fısıldadı: “Ayşe abla, vallahi ben böyle bir şey görmedim. Bizim zamanımızda bir tabak pilavla dua edilirdi.”

Mevlid başladı, hoca dualarını okudu. Zeynep bebek annesinin kucağında mışıl mışıl uyuyordu. Ben ise gözlerimi torunuma dikip içimden dua ettim: “Allah’ım, bu çocuk huzurlu bir dünyada büyüsün.”

Yemekler geldiğinde herkes biraz daha rahatladı ama masadaki sohbetler hep aynı yere dönüyordu: “Artık her şey ne kadar değişti… Eskiden böyle miydi?”

Kutlama bittiğinde Elif yanıma geldi. Gözlerinde bir parıltı vardı ama sesi biraz titriyordu: “Anne, siz mutlu oldunuz mu? Çok mu abarttım?”

O an ona sarıldım. “Kızım, sen mutluysan biz de mutluyuz ama bazen eski günleri özlüyoruz. Her şeyin bu kadar gösterişli olmasına alışamadık belki de.”

Mehmet ise Elif’in başını okşadı: “Kızım, önemli olan aile olmak. Sofra ister evde ister restoranda kurulsun; önemli olan birlikte dua etmek, birlikte gülmek.”

Eve dönerken Mehmet bana döndü: “Ayşe, sence biz mi çok tutucuyuz yoksa dünya mı çok hızlı değişiyor?”

Ben de düşündüm: “Belki de ikisi de… Ama asıl soru şu: Aile olmak için gerçekten bu kadar gösterişe gerek var mı?”

Sizce ailedeki eski değerler mi yoksa yeni alışkanlıklar mı daha önemli? Hangisi bizi daha çok bir arada tutar?