Yirmi Beş Yıllık Sessizlik: Bir Kadının Kendi Hayatını Seçişi
“Bunu bana nasıl yaparsın, Kemal?” diye bağırdım, sesim titreyerek evin duvarlarında yankılandı. O an, mutfağın ortasında, elimde kırık bir çay bardağıyla duruyordum. Gözlerimden yaşlar süzülürken, Kemal’in yüzünde alışık olduğum o soğuk, suçsuz bakış vardı. “Gülseren, abartıyorsun. Her evlilikte olur böyle şeyler,” dedi, sanki on yıl boyunca içimde biriken acı ve öfke hiç yokmuş gibi.
Ben Gülseren Yılmaz. 48 yaşındayım. İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde doğdum, büyüdüm. Annem hep derdi: “Kızım, iyi bir koca bul, yuvanı kur. Kadının evi, mezarıdır.” Ben de öyle yaptım. 23 yaşında Kemal’le evlendim. O zamanlar gözümde dünyanın en iyi adamıydı; çalışkandı, yakışıklıydı, ailesine düşkündü. Ama yıllar geçtikçe, Kemal’in gözlerinde başka bir ışık gördüm. Önce geceleri geç gelmeye başladı. Sonra telefonunu saklamalar, gizli mesajlar… İçimde bir şüphe büyüdü ama annemin sesi kulağımda çınlıyordu: “Yuvanı bozma.”
İlk öğrendiğimde oğlumuz Emre henüz ortaokuldaydı. Bir gece Kemal’in ceketinin cebinde bir otel fişi buldum. Ellerim buz kesti. O gece sabaha kadar ağladım ama sabah kalkıp kahvaltıyı hazırladım, oğlumu okula gönderdim. Kemal’e hiçbir şey belli etmedim. Çünkü korkuyordum; yalnız kalmaktan, toplumun diline düşmekten, oğlumun düzeninin bozulmasından…
Yıllar geçti. Kemal’in işleri büyüdü, parası arttı ama eve olan ilgisi azaldı. Ben ise her gün biraz daha küçüldüm, biraz daha sustum. Komşulara karşı mutlu aile rolü oynadım. Annem aradığında “Çok iyiyiz anneciğim,” dedim. Oğlum üniversiteye başladı, ben ise kendi hayatımı unutmuştum.
Bir gün Emre eve geldiğinde beni ağlarken buldu. “Anne, ne oldu?” dedi gözleri endişeyle dolu. O an içimdeki duvarlar yıkıldı. “Oğlum,” dedim, “Baban beni yıllardır aldatıyor.” Emre’nin yüzünde önce şaşkınlık, sonra öfke belirdi. “Neden sustun anne? Neden bu kadar yıl dayandın?”
Oğlumun bu sorusu beni derinden sarstı. Neden sustum? Çünkü bana hep kadının susması gerektiği öğretildi. Çünkü boşanmış kadınlara mahallede kötü gözle bakılırdı. Çünkü annem gibi olmak istemedim ama başka türlüsünü de bilemedim.
O gece Kemal eve geldiğinde onu bekliyordum. “Artık yeter,” dedim kararlı bir sesle. “Yirmi beş yıl boyunca sana katlandım, aileni ayakta tuttum ama artık kendimi yok sayamam.” Kemal şaşkınlıkla baktı bana. “Ne diyorsun Gülseren? Bu yaştan sonra nereye gideceksin?”
İşte o an anladım ki asıl korkum yalnız kalmak değilmiş; asıl korkum kendim olmaktan vazgeçmekmiş.
Ertesi sabah valizimi topladım. Annemi aradım, “Anneciğim, ben boşanıyorum,” dedim titreyen bir sesle. Annem önce sustu, sonra ağlamaya başladı: “Kızım, ne yapacaksın şimdi? İnsanlar ne der?”
Ama artık insanların ne dediği umurumda değildi. Emre yanıma geldi, elimi tuttu: “Anne, senin yanında olacağım.” O an ilk defa özgür hissettim.
Boşanma süreci kolay olmadı. Mahallede dedikodular başladı: “Gülseren evini terk etmiş.” Eski arkadaşlarım arayıp “Bir hata yapıyorsun,” dedi. Ama ben her sabah aynada kendime bakıp “Sen güçlüsün,” dedim.
Bir gün eski komşum Ayşe Hanım markette yanıma yaklaştı: “Kızım, neden yuvanı yıktın? Erkek milleti böyledir, affet gitsin.” İçimdeki öfkeyi zor tuttum ama sakince cevap verdim: “Ayşe Hanım, ben artık kendimi affetmek istiyorum.”
Boşandıktan sonra hayat kolay olmadı; maddi sıkıntılar başladı, yalnızlık geceleri daha da ağırlaştı. Ama her zorlukta kendimi yeniden buldum. Bir kursa yazıldım, dikiş dikmeyi öğrendim, küçük bir atölyede çalışmaya başladım.
Bir gün oğlum Emre yanıma gelip sarıldı: “Anne, seninle gurur duyuyorum.” O an yıllardır üzerimde taşıdığım yük hafifledi.
Şimdi kendi küçük evimdeyim; bazen yalnızlık canımı yakıyor ama aynaya baktığımda artık kendimi görüyorum.
Yirmi beş yıl boyunca sustum; şimdi konuşuyorum. Siz olsaydınız ne yapardınız? Kendi hayatınızı seçmek için neleri göze alırdınız?