Bir Beşik Yok, Bir Umut Yok: Eve Dönüşümde Karşılaştığım Kaos

“Emre, beşiği kurdun mu? Alt değiştirme masası hazır mı? Lütfen bana yalan söyleme, eve gittiğimizde her şey hazır olsun!” diye fısıldadım arabanın arka koltuğunda, kucağımda yeni doğmuş kızımla. Gözlerim uykusuzluktan kan çanağına dönmüş, ellerim titriyordu. Emre ise direksiyona sıkıca tutunmuş, gözlerini yoldan ayırmadan, “Her şey yolunda olacak, Zeynep. Söz veriyorum,” dedi. Ama sesinde o güveni duyamadım.

Hastaneden çıkışımız bile aceleye gelmişti. Annem şehir dışında, kayınvalidem ise ‘işim var’ diyerek yanımızda olmamıştı. Emre’nin patronu izin vermemiş, doğumdan iki gün sonra işe dönmek zorunda kalmıştı. Oysa ben, ilk çocuğumuzu kucağıma alırken yanımda destek aramıştım. “Her şeyi birlikte hallederiz,” demişti Emre. Ama o gün, arabada eve dönerken içimde bir boşluk vardı.

Eve vardığımızda apartmanın merdivenlerini çıkarken nefes nefese kaldım. Emre anahtarı bulmaya çalışırken ben kızımı sıkıca sardım. Kapı açıldı; içeriden ağır bir toz kokusu geldi burnuma. Salonun ortasında dağ gibi bir çamaşır yığını, mutfakta bulaşıklar taşmış, yerde oyuncak kutuları ve eski dergiler… Ama asıl darbe yatak odasında geldi: Ne beşik vardı ne alt değiştirme masası. Hatta bebek bezi bile yoktu.

“Emre! Bunlar nerede? Beşik nerede? Kızımızı nereye yatıracağım?” diye bağırdım. Sesim çatladı, gözlerim doldu. Emre başını öne eğdi, “Zeynep… Çok yoğundum. Patronum izin vermedi. Her şeyi halledecektim ama…”

O an içimde bir şeyler kırıldı. Kızımı yatağın üstüne koydum, eski bir battaniyeyle sardım. Gözyaşlarımı tutamadım. “Sen bana söz verdin! Söz verdin Emre! Ben bu kadar yalnız kalmak istemedim!”

Emre sessizce yanıma geldi, elini omzuma koydu ama ben onu ittim. “Bir annenin en çok ihtiyaç duyduğu anda yanında olamadın! Şimdi ne yapacağız? Kızımızı nereye yatıracağım? Altını neyle değiştireceğim?”

O gece uyumadım. Kızım ağladıkça içim parçalandı. Her şey eksikti: Bebek bezi, ıslak mendil, temiz kıyafet… Komşudan ödünç aldığım birkaç bezle sabaha kadar idare ettim. Emre ise salonda sessizce oturdu; aramızda görünmez bir duvar örülmüştü.

Sabah olduğunda annemi aradım; telefonda ağladım. “Anne, ben yapamıyorum galiba… Her şey üstüme geliyor.” Annem ise “Kızım, güçlü olmalısın. Herkesin başına gelir bunlar,” dedi ama sesi uzaktı, teselli etmedi.

Emre işe gitmek zorundaydı yine. “Bugün alışverişe çıkacağım söz,” dedi ama ona inanacak gücüm kalmamıştı. O gün kızımla baş başa kaldım; evdeki dağınıklıkla, eksiklerle ve yalnızlığımla savaştım.

Akşam Emre elinde birkaç poşetle geldi: Bebek bezi, ıslak mendil ve ucuz bir bebek battaniyesi… Ama beşik hâlâ yoktu. “Paramız yetmedi Zeynep,” dedi sessizce. O an anladım ki sadece hazırlıksız değil, çaresizdik de.

Geceleri uykusuzlukla boğuşurken içimde öfke büyüdü. Emre’ye karşı kırgınlığım arttı; her tartışmamızda ona bağırıyor, “Senin yüzünden böyle oldu!” diyordum. O ise susuyor, bazen gözleri doluyordu.

Bir gece Emre mutfağa su almaya kalktı; onu ağlarken yakaladım. “Zeynep… Ben de çok yoruldum. Patronum işten atmakla tehdit etti. Sana söyleyemedim… Korktum.”

O an ilk defa onun da ne kadar çaresiz olduğunu gördüm. Ama yine de içimdeki yalnızlık hissi geçmedi.

Günler geçtikçe evdeki kaos büyüdü; kızımızın ağlamaları, maddi sıkıntılar ve aileden gelen destek eksikliği bizi birbirimizden uzaklaştırdı. Bir gün Emre işten eve geç geldiğinde patladım: “Bu evde tek başıma mı anne olacağım? Sen neden hiç yanımda değilsin?”

Emre kapının önünde durdu, gözleri dolu dolu bana baktı: “Zeynep… Ben de babayım ama nasıl yapacağımı bilmiyorum. Kimse bana öğretmedi.”

O gece ilk defa birlikte ağladık. Kızımızı eski bir çekyatın üstüne yatırdık; el ele tutuştuk ve sessizce birbirimize sarıldık.

Ama ertesi sabah yine yalnızdım; Emre işe gitti, ben ise evdeki dağınıklık ve eksiklerle baş başa kaldım.

Bir gün kayınvalidem aradı: “Zeynep, neden bana haber vermedin? Yardıma geleyim mi?” dedi ama sesinde suçlayıcı bir ton vardı. İçimdeki öfke yeniden kabardı: “Siz hiç yanımızda olmadınız ki!” dedim ve telefonu kapattım.

Birkaç hafta sonra annem geldi; evi toparladı, bana yemek yaptı ama aramızdaki mesafe hiç kapanmadı. Herkes kendi hayatında meşguldü; ben ise anneliğin yükünü tek başıma taşırken yavaş yavaş kendimi kaybettim.

Bir gün aynada kendime baktığımda gözlerimin altındaki morlukları gördüm; saçlarım dağılmıştı, ellerim çatlamıştı. “Ben ne zaman bu kadar yalnız kaldım?” diye sordum kendime.

Kızımı kucağıma aldığımda ona söz verdim: “Sana daha iyi bir hayat sunacağım.” Ama nasıl?

Şimdi size soruyorum: Bir anne olarak yalnız bırakılmak ne kadar adil? Aile desteği olmadan annelik mümkün mü? Yoksa biz kadınlar her zaman yalnız mı kalmaya mahkûmuz?