Bir Umudun Kırıldığı Yer: Anne Olmak İsterken

“Senin yüzünden mi olmuyor, benim yüzümden mi?” Emre’nin sesi, mutfağın soğuk fayanslarında yankılandı. Elimdeki çay bardağı titredi, bir damla çay masaya döküldü. Gözlerimi kaçırdım. “Bilmiyorum Emre… Doktorlar da bilmiyor.”

Yedi yıllık evliliğimizin altıncı yılında, annelik hayalim bir türlü gerçekleşmemişti. Etrafımızdaki herkesin çocukları olmuştu. Ablam Zeynep’in üçüncü çocuğu doğduğunda annem telefonda bana, “Bak kızım, Zeynep’in evi şenlendi yine. Sen de bir torun ver artık bana,” demişti. O an içimde bir şeyler kırıldı. Sanki ben eksikmişim gibi, sanki kadınlığım sadece anne olunca tamamlanacakmış gibi…

Emre’yle birbirimizi çok seviyorduk. Üniversitede tanışmıştık; o zamanlar hayallerimiz büyüktü. O mühendis olacaktı, ben öğretmen. Birlikte küçük bir evimiz, belki iki çocuğumuz olacaktı. Ama hayat, planladığımız gibi gitmedi. Dört yıl boyunca denedik, umutlandık, her ayın sonunda hayal kırıklığı yaşadık. Sonra doktorlara gitmeye başladık. Tahliller, ultrasonlar, iğneler… Her seferinde umutlanıp sonra yıkıldık.

Bir akşam Emre işten geç geldi. Suratında yorgun bir ifade vardı. “Bugün annem aradı,” dedi. “Ne dedi?” diye sordum, korkarak. “Bize dua okuyacak bir hoca bulmuş. Belki faydası olurmuş.”

İçimdeki öfkeyi bastıramadım: “Benim bedenim oyuncak mı? Herkesin elinde mi dolaşacak?”

Emre sustu. O gece aramızda ilk kez soğuk bir duvar örüldü.

Bir süre sonra tedaviye başladık. Tüp bebek… Herkesin dilinde kolaymış gibi geçen o kelime, benim için iğneler, hormonlar ve sonsuz bekleyiş demekti. Annem her hafta arayıp “Bir gelişme var mı?” diye soruyordu. Kayınvalidem ise köyden getirdiği otları kaynatıp içmemi istiyordu. Herkesin bir fikri vardı ama kimse benim ne hissettiğimi sormuyordu.

Bir gün işten eve döndüğümde Emre’yi salonda otururken buldum. Elinde eski bir fotoğrafımız vardı; üniversite yıllarından kalma. Gözleri doluydu. “Biz ne zaman bu kadar yorulduk?” dedi sessizce.

O an anladım; sadece ben değil, Emre de tükenmişti. Birbirimize sarıldık ve uzun süre ağladık.

Aylar geçti, tedaviler devam etti. Sonunda bir sabah testte iki çizgi gördüm. Ellerim titredi, gözlerimden yaşlar süzüldü. Emre’ye koştum, haberi verdiğimde gözleri parladı. O gün hayatımızın en mutlu günüydü.

Ama mutluluğumuz uzun sürmedi. Hamileliğimin altıncı ayında doktorum kötü haberi verdi: “Bebeğinizin kalbinde ciddi bir sorun var.” Dünya başıma yıkıldı. Emre’nin elleri buz gibiydi.

Ailelerimiz hemen haberi aldı. Annem ağladı, kayınvalidem “Bir daha denersiniz,” dedi. Ama ben artık denemek istemiyordum. Bedenim ve ruhum yorgundu.

Bebeğimizi kaybettik… O gün hastane odasında yalnızdım. Emre yanımda olamadı; annesiyle köye gitmişti çünkü ona göre nazar değmişti ve köyde dua ettirmek gerekiyordu.

O günden sonra evimizde sessizlik hâkim oldu. Emre ile aramızda konuşacak bir şey kalmamıştı sanki. Ben işe döndüm ama hiçbir şey eskisi gibi değildi. Öğrencilerimin gözlerindeki masumiyeti görünce içim acıyordu.

Bir akşam annem aradı: “Kızım, hayat devam ediyor. Belki de kaderinde çocuk yoktur.”

O gece pencereden dışarı bakarken kendi kendime sordum: Kadın olmak sadece anne olmak mıdır? Toplumun beklentileriyle mi yaşamalıyım? Yoksa kendi yolumu mu çizmeliyim?

Şimdi bu satırları yazarken hâlâ cevabımı bulamadım ama şunu biliyorum: Herkesin hikâyesi farklıdır ve kimse kimsenin acısını küçümsememeli.

Sizce kadın olmak sadece anne olmak mıdır? Yoksa kendi değerimizi başka yerlerde de bulabilir miyiz?