Kaderin Sessizliği: Hande’nin Hikayesi

“Hande! Kalk artık, kızım! Yine geç kaldın, milletin kızları sabah namazında kalkıp annelerine yardım ediyor, sen hâlâ uyuyorsun!” Annemin sesi, odanın duvarlarında yankılandı. Gözlerimi açtığımda, güneş çoktan doğmuştu. İçimde bir ağırlık, boğazımda düğümlenen bir hüzünle yataktan kalktım. Annemin bakışlarında, bana değil de sanki kendi gençliğine kızan bir öfke vardı.

Mutfakta kahvaltı hazırlarken, annem yine başladı: “Bak Hande, dün markette Emine teyzenle karşılaştım. Kızını geçen ay nişanlamışlar. Senin yaşında o da. Herkes soruyor, ‘Hande ne zaman evlenecek?’ diye. Ne diyeceğim ben millete?”

Cevap vermedim. Çünkü ne söylesem eksik kalacaktı. İçimde fırtınalar koparken, dışarıdan sessiz ve uslu görünmek zorundaydım. Babam gazeteyi katlayıp masaya bıraktı: “Kızım, annen haklı. Bak, bu kasabada herkes birbirini tanır. Sen de artık yaşını başını aldın. Hem öğretmenlik sınavını da kazanamadın. Bir yuva kursan fena mı olur?”

O an içimde bir şeyler koptu. Sanki boğazıma bir yumruk oturdu. “Baba,” dedim titrek bir sesle, “Ben daha hazır değilim. Hem ben başka şeyler yapmak istiyorum. İstanbul’a gidip tekrar sınava hazırlanmak istiyorum.”

Annem kaşığı tezgaha öyle bir bıraktı ki, metal sesi mutfağı doldurdu: “İstanbul mu? Kız başına! Orada ne işin var? Biz seni okutmak için neler çektik, şimdi de başımıza iş mi açacaksın?”

Babam gözlerini kaçırdı. O an anladım ki, bu evde benim hayallerim sadece bir yükten ibaretti.

O gün kasabanın meydanında yürürken, Emine teyze karşıma çıktı. Yanında kızı Zeynep vardı; parmağında yeni nişan yüzüğüyle gülümsüyordu. Emine teyze bana döndü: “Hande kızım, senin için de bir talip varmış, duydun mu? Mustafa’nın oğlu Murat. İstanbul’da çalışıyor ama annesiyle konuştum, kasabaya dönmeye razıymış.”

Zeynep bana bakıp hafifçe gülümsedi. Gözlerinde bir hüzün vardı sanki; belki de o da kendi hikayesinin başrolünde değildi.

Eve döndüğümde annem kapıda bekliyordu: “Bak kızım, bu fırsat bir daha gelmez. Murat iyi çocukmuş. Hem İstanbul’da çalışıyor diye hava atarsın.”

“Anne,” dedim, “Ben Murat’ı tanımıyorum bile.”

“Tanırsın kızım, zamanla seversin. Biz de babanla birbirimizi düğünden sonra tanıdık.”

O gece odamda otururken, pencereden dışarı baktım. Kasabanın ışıkları uzakta titriyordu. İçimde bir boşluk vardı; sanki herkes benim yerime karar veriyordu.

Ertesi gün Murat ailesiyle birlikte bize geldi. Annem sofrayı donattı; babam en güzel gömleğini giydi. Murat sessizdi; gözleriyle yere bakıyordu. Annesi ise sürekli konuşuyordu: “Bizim oğlan efendi çocuktur, işinde gücünde. Hande de güzel kız maşallah.”

Çaylar içildi, tatlılar yendi. Sonunda Murat’ın annesi sözü açtı: “Biz Allah’ın emriyle kızınızı oğlumuza istiyoruz.”

O an zaman durdu sanki. Annem bana baktı; gözlerinde hem umut hem de korku vardı. Babam başını eğdi.

“Ben… Ben düşünmek istiyorum,” dedim kısık bir sesle.

Murat’ın annesi hafifçe kaşlarını kaldırdı: “Tabii kızım, düşün ama fazla da uzatma. Gençlik geçiyor.”

Onlar gittikten sonra evde sessizlik oldu. Annem ağlamaya başladı: “Ne eksik gördün Murat’ta? Bizim yüzümüzü yere mi düşüreceksin?”

Babam ise sadece pencereye bakıyordu: “Kızım, biz senin kötülüğünü ister miyiz?”

O gece uyuyamadım. Sabah ezanıyla birlikte kalkıp kasabanın dışına yürüdüm. Yolun kenarında yaşlı bir kadın oturuyordu; elinde eski bir mendil vardı.

“Hayrola kızım, neden ağlıyorsun?” dedi kadın.

“Kimse beni anlamıyor,” dedim gözyaşlarımı silerek.

Kadın başını salladı: “Evlat, herkesin kendi yolu var ama bazen o yolu bulmak için cesaret gerekir.”

Eve döndüğümde annem beni kapıda bekliyordu: “Kararını verdin mi?”

Derin bir nefes aldım: “Anne, ben İstanbul’a gitmek istiyorum. Kendi hayatımı yaşamak istiyorum.”

Annemin gözleri doldu: “Bizi bırakıp gidecek misin? Biz sana ne yaptık?”

Babam sessizce yanıma geldi: “Kızım, hayat senin hayatın ama unutma; bu kasabada herkes birbirine muhtaçtır.”

O an anladım ki, ne yaparsam yapayım ya ailemi ya da kendimi yaralayacaktım.

Bir hafta sonra valizimi topladım. Annem bana sarıldı; gözyaşları omzuma aktı: “Kendine dikkat et kızım. Ne olursa olsun kapımız sana açık.”

Otobüs terminalinde babam elimi tuttu: “Güçlü ol Hande. Ama unutma, bazen geri dönmek de cesaret ister.”

İstanbul’a vardığımda kalabalıklar arasında kayboldum ama ilk defa kendime ait bir hayatın başlangıcındaydım.

Şimdi bu satırları yazarken hâlâ içimde bir sızı var; ailemin beklentileriyle kendi hayallerim arasında sıkışıp kaldım. Peki siz olsaydınız ne yapardınız? Kendi yolunuzu seçmek için ailenizi üzebilir miydiniz?