Kırık Bir Buzdolabı, Kırık Bir Kalp: Bir Boşanmanın Ardından
Buzdolabının kapısını öyle bir hızla kapattım ki, içindeki tüm şişeler ve kavanozlar sarsıldı, bir magnet yere düşüp pat diye fayansa çarptı. Zeynep karşımda, elleri yumruk olmuş, gözleriyle beni delip geçiyor. O an içimdeki öfke ve kıskançlık öyle büyüktü ki, nefesim daraldı. Sanki midemde bir taş var, boğazımda düğüm.
“Ne oldu, şimdi rahatladın mı?” dedi Zeynep, sesi titrek ama meydan okurcasına. Dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrılmıştı; bu, onun sinirlendiğinde yaptığı bir şeydi. Onu hâlâ bu kadar iyi tanıyor olmam canımı daha da acıttı.
Bir an sustum. O an, evin sessizliğinde sadece kalbimin hızlı atışını duyabiliyordum. Zeynep’in arkasında mutfak penceresinden sızan gri kış ışığı, yüzünü olduğundan daha solgun gösteriyordu. “Ben… Ben sadece…” dedim ama cümle yarım kaldı. Çünkü ne diyeceğimi bilmiyordum. Kıskançlığımı mı itiraf edecektim? Yoksa hâlâ ona karşı hislerim olduğunu mu?
O gün Zeynep’i mahallede yeni sevgilisiyle gördüğümde içimde bir şeyler koptu. Onu kaybettiğimi biliyordum ama bu kadar acıtacağını tahmin etmemiştim. Annemlerin evinde kalıyordum boşandıktan sonra; her gün aynı sorular: “Ne oldu oğlum, barışmayacak mısınız?”, “Zeynep iyi kızdı, niye ayrıldınız ki?”
Oysa kimse bilmiyordu aramızda neler yaşandığını. Kimse benim geceleri uykusuz kaldığımı, Zeynep’in gözyaşlarını yastığa akıttığını görmemişti. Herkes dışarıdan bakınca mutlu bir çift sanıyordu bizi. Ama evin içinde her gün biraz daha uzaklaşıyorduk birbirimizden.
Zeynep’in sesiyle kendime geldim: “Bak, ben buraya kavga etmeye gelmedim. Sadece şu kalan birkaç eşyamı alıp gideceğim.”
Başımı salladım ama içimdeki fırtına dinmiyordu. “Onu seviyor musun?” dedim birden, sesim çatallandı.
Zeynep’in gözleri doldu. Bir an sustu, sonra başını çevirdi: “Bu seni ilgilendirmez artık.”
O kadar tanıdıktı ki bu cümle… Eskiden de tartışırken hep böyle susardı. Ben ise hep konuşmak isterdim, anlatmak isterdim derdimi ama kelimeler boğazımda düğümlenirdi.
Annemin sesi koridordan geldi: “Oğlum, misafirin var mı? Çay koyayım mı?”
“Yok anne, gerek yok!” diye bağırdım istemsizce. Annem de biliyor Zeynep’in burada olduğunu ama belli etmemeye çalışıyor. Komşular duymasın diye fısıltıyla konuşuyoruz evde.
Zeynep eşyalarını toplarken ben mutfağın köşesine çekildim. Ellerim titriyordu. Kafamda bin bir düşünce: Acaba hata mı yaptık? Belki de biraz daha sabretseydik her şey düzelirdi… Ama sonra hatırladım; o son tartışmamızı, Zeynep’in gözlerindeki umutsuzluğu.
Birden Zeynep bana döndü: “Bak Baran, ben de kolay atlatmadım bu süreci. Herkes bana da sordu durdu; ‘Baran gibi adam bulunmaz’ dediler. Ama kimse bizim ne yaşadığımızı bilmiyor.”
Gözlerim doldu. “Ben seni hâlâ seviyorum,” dedim fısıltıyla.
Zeynep’in gözlerinden yaşlar süzüldü. “Biliyorum,” dedi sadece.
O an zaman durdu sanki. İkimiz de ne ileri ne geri gidebiliyorduk. Geçmişin yükü omuzlarımızda ağırdı.
Birden telefonum çaldı. Ekranda babamın adı yazıyordu. Açmadım. Babam da her gün arar; “Oğlum, erkek adam ayrılmaz karısından,” der durur. Sanki her şey benim suçummuş gibi.
Zeynep kapıya yöneldiğinde arkasından koştum: “Bir dakika… Lütfen gitme.”
Döndü ve bana baktı: “Baran, bazen sevmek yetmiyor. Bunu anlaman lazım.”
O an anladım ki; bazen insan ne kadar isterse istesin bazı şeyler onarılmıyor. Toplumun baskısı, ailelerin beklentisi, mahalle dedikoduları… Hepsi üst üste gelince insan nefes alamıyor.
Zeynep kapıyı açıp çıktıktan sonra mutfağa döndüm. Yerdeki magneti aldım; üzerinde Kapadokya’dan bir fotoğraf vardı. Balonların arasında çekilmiş bir fotoğrafımız… O an gözyaşlarımı tutamadım.
Annem mutfağa girdi sessizce; elinde bir bardak çayla yanıma oturdu. “Oğlum,” dedi yavaşça, “herkes hata yapar. Ama bazen bazı şeyler geri gelmez.”
Başımı eğdim; annemin ellerini tuttum. “Anne,” dedim, “ben yanlış mı yaptım?”
Annem gözlerimin içine baktı: “Bunu zaman gösterecek oğlum.”
O gece odama çekildim; telefonumun ekranında Zeynep’in profil fotoğrafına baktım uzun uzun. İçimde bir boşluk vardı; ne ailemin sözleri ne de toplumun beklentileri o boşluğu doldurabiliyordu.
Şimdi size soruyorum: Sevgi gerçekten yetiyor mu? Yoksa bazen en çok sevdiklerimizi bile kaybetmek zorunda mı kalıyoruz?