Suda Boğulan Aşk: Bir Akşamın Sessizliği
“Neden bu akşam bu kadar sessizsin, Zeynep?” dedim, mutfak masasının başında otururken. Saat gece on biri geçmişti, evdeki sessizlik neredeyse kulaklarımı tırmalıyordu. Zeynep, bana bakmadan, ısıttığı yemeği önüme koydu. Gözleri cam gibi donuktu, dudakları titriyordu ama bir şey söylememekte ısrarcıydı.
“Yine mi geç kaldın?” diye fısıldadı sonunda. Sesi o kadar inceydi ki, neredeyse duyamayacaktım. “Fazla mesai yaptım… Çeyrek sonunda prim var,” dedim, kendimi savunur gibi. Ama biliyordum; bu cümle artık hiçbir şey ifade etmiyordu onun için.
Ben, Emre, otuz beş yaşında bir bankacıyım. İstanbul’un göbeğinde, Levent’te bir plazada çalışıyorum. Her sabah yedide evden çıkıyor, her akşam en erken dokuzda dönüyorum. Hayatım rakamlar, tablolar ve bitmeyen toplantılar arasında sıkışıp kaldı. Eşim Zeynep ise iki yıl önce işinden ayrıldı; oğlumuz Kerem’in okulu, evin işleri ve yaşlı annemle ilgileniyor. Birbirimize en çok ihtiyaç duyduğumuz zamanlarda, en uzak olduğumuzu hissediyorum.
O akşam yemeği yerken aramızdaki sessizlik daha da büyüdü. Kerem odasında ders çalışıyordu; arada bir kapı aralığından annesine bakıp iç çekiyordu. Zeynep’in gözlerinde biriken yaşları görmemek için başımı tabağıma eğdim. Ama içimde bir şey kırılmıştı; sanki yıllardır üst üste yığdığımız kırgınlıklar artık taşacak gibiydi.
“Emre,” dedi Zeynep aniden, “Seninle konuşmam lazım.”
Yutkundum. “Tabii, dinliyorum.”
“Böyle devam edemem,” dedi. “Her gün seni beklemekten, yalnız kalmaktan yoruldum. Kerem de farkında her şeyin. Akşamları eve geldiğinde sadece bedenin burada; ruhun hâlâ işte kalıyor.”
Bir an ne diyeceğimi bilemedim. Haklıydı. Son zamanlarda eve geldiğimde sadece yorgunluğumu getiriyordum; ne bir gülümseme, ne de sıcak bir söz…
“Zeynep, biliyorsun… Bu şehirde yaşamak kolay değil. Krediler, faturalar… Sana ve Kerem’e iyi bir hayat sunmak istiyorum.”
Gözleri doldu. “Bizim istediğimiz sadece para mı sanıyorsun? Ben oğluma babasını göstermek istiyorum; birlikte yemek yiyelim, sohbet edelim istiyorum. Her gün biraz daha yabancılaşıyoruz.”
O an içimde bir boşluk hissettim. Sanki yıllardır koştuğum bu yolun sonu yoktu; ne kadar çabalasam da ailemle aramdaki mesafe kapanmıyordu.
O gece uyuyamadım. Tavanı izlerken geçmişi düşündüm: Üniversitede tanıştığımız günleri, ilk heyecanlarımızı… O zamanlar hayallerimiz vardı; küçük ama sıcak bir evde mutlu olacağımıza inanıyorduk. Ama şimdi… Her şey rakamlara, hedeflere ve bitmeyen kaygılara dönüşmüştü.
Ertesi sabah kahvaltıda yine sessizlik vardı. Kerem gözlerini kaçırıyor, Zeynep ise çayını karıştırıyordu. İşe gitmek için kapıdan çıkarken Zeynep’in elini tutmak istedim ama o elini çekti.
O gün iş yerinde hiçbir şeye odaklanamadım. Müdürüm Cemal Bey’in sesi uzaktan geliyordu: “Emre Bey, şu dosyayı akşama isterim.” Başımı salladım ama aklım evdeydi.
Öğle arasında annemi aradım. “Anne,” dedim, “Zeynep’le aramız iyi değil.”
Annem iç çekti: “Oğlum, iş güç tamam da… Aileyi ihmal etme. Ben babanla yıllarca aynı evi paylaştım ama asıl önemli olan birlikte yaşamak değil, birlikte hissetmek.”
Akşam eve döndüğümde Zeynep’in gözleri şişmişti; belli ki ağlamıştı. Kerem ise odasında sessizce kitap okuyordu.
“Emre,” dedi Zeynep, “Birlikte terapiye gitmek ister misin?”
Şaşırdım ama reddetmedim. “Evet… Deneyelim,” dedim.
İlk seansımızda psikolog Ayşe Hanım bize birbirimizi dinlememizi söyledi. Zeynep konuşurken ilk kez gerçekten dinledim onu: “Ben yalnız hissediyorum Emre… Seninle konuşmak istiyorum ama hep yorgunsun ya da kafan başka yerde.”
Ben de içimi döktüm: “Sana yetemediğimi hissediyorum Zeynep… Her şeyin yükü omuzlarımda gibi geliyor.”
Ayşe Hanım başını salladı: “Birbirinizi suçlamak yerine anlamaya çalışın. Küçük anlarda bile birbirinize vakit ayırın.”
O günden sonra ufak değişiklikler yapmaya başladık. Akşamları telefonumu bir kenara bırakıp Kerem’le oyun oynadım; Zeynep’le birlikte yemek hazırladık. Ama eski yaralar kolay kapanmıyordu.
Bir akşam Kerem yanıma geldi: “Baba, sen eskiden daha çok gülüyordun… Şimdi neden hep üzgünsün?”
Gözlerim doldu. Oğlumun gözlerinde kaybettiğim neşemi gördüm.
Zeynep’le birlikte uzun yürüyüşlere çıktık; bazen susarak yan yana yürüdük ama o sessizlik bile iyileştiriciydi.
Bir gün işten erken çıktım; eve geldiğimde Zeynep mutfakta ağlıyordu.
“Sana yük olduğumu mu düşünüyorsun?” diye sordu titrek bir sesle.
Yanına gidip sarıldım: “Hayır… Ben sadece seni ve oğlumuzu kaybetmekten korkuyorum.”
O an anladım ki; en büyük savaşımız birbirimize karşı değil, hayatın bizi sürüklediği yalnızlığa karşıydı.
Şimdi hâlâ mücadele ediyoruz; her gün yeniden başlıyoruz. Ama artık biliyorum ki; sevgi sadece güzel anlarda değil, en zor zamanlarda da birbirimize tutunmak demekmiş.
Sizce de bazen en yakınlarımızla aramızda görünmez duvarlar örüyor muyuz? Peki ya o duvarları yıkmak için gerçekten çabalıyor muyuz?