Dedemin Gölgesinde: Sabır, Suçluluk ve Sessiz Çığlıklarım
“Yeter artık! Bir gece de deliksiz uyuyamayacak mıyım?” diye içimden haykırırken, dedemin odasından gelen boğuk öksürük sesiyle irkildim. Saat sabahın dördüydü. Yorganı üzerimden atıp, gözlerimi ovuşturarak kalktım. Annemle babam, dedemin bakımını bana bırakalı aylar olmuştu. Onlar da yorulmuştu, ama nedense yükün çoğu bana kalmıştı.
Odaya girdiğimde dedem, incecik sesiyle “Su… Biraz su verir misin, kızım?” dedi. Gözleri nemliydi, elleri titriyordu. Bir an için ona kızgınlığımı bastırmaya çalıştım. “Tabii dede,” dedim, ama içimdeki öfke ve yorgunluk sesime sızmıştı. Su bardağını uzatırken ellerim titredi. Dedem gözlerimin içine baktı, “Kusura bakma yavrum, seni de çok yoruyorum,” dedi. O an içimde bir şeyler kırıldı.
Bir yıl önce, dedem Halil Efendi, apartmanın merdivenlerinde dengesini kaybedip düştüğünde hayatımız bir anda değişti. O güne kadar kendi işini kendi gören, sabahları camiye giden, akşamları torunlarına masal anlatan o adam gitmişti; yerine yatağa mahkûm, her hareketi için başkasına muhtaç bir yaşlı gelmişti. Annemle babam işteydi, ablam evlenip başka şehre taşınmıştı. Bakım işi bana kalmıştı. Üniversiteyi bitirmiştim ama iş bulamamıştım; “Zaten evde boş oturuyorsun,” dediler, “Dedenle ilgilenirsin.”
İlk başlarda sabırla yaklaştım. Dedem bana çocukluğumda ne çok masal anlatmıştı! Onun yanında büyümüştüm. Ama zaman geçtikçe işler değişti. Her gün aynı rutini yaşamak, geceleri uykusuz kalmak, arkadaşlarımla görüşememek… İçimde biriken öfkeyi kimseye anlatamıyordum. Bazen dedemin odasına girerken kendimi suçlu hissediyordum; ona kızmak ne haddimeydi? Ama yine de kızıyordum işte.
Bir gün annemle mutfakta tartışırken sesimiz yükseldi:
“Anne, ben de insanım! Bir gün bile dışarı çıkamıyorum, arkadaşlarımı göremiyorum!”
Annem gözlerini kaçırdı, “Kızım, biz de çalışıyoruz. Senin yaşında biz de büyüklerimize baktık. Sabret biraz.”
“Sabretmekten başka çarem yok zaten!” dedim hıçkırarak.
Babam ise genellikle sessizdi ama bir akşam sofrada patladı:
“Bak kızım, Halil Baba’mızın bize emaneti bu. Senin yaşında biz neler çektik! Şimdi sırası geldiğinde kaçmak yok!”
O an içimdeki isyanı yutkundum. Herkesin geçmişinde bir fedakârlık hikâyesi vardı ama kimse benim bugünkü yalnızlığımı anlamıyordu.
Dedemin bakımı sadece fiziksel değildi; ruhum da yorulmuştu. Her gün altını değiştirmek, yemek yedirmek, ilaçlarını saatinde vermek… Ama en çok da geceleri uykusuz kalmak beni tüketiyordu. Bazen dedemin nefesini dinlerken “Ya bir gün uyanmazsa?” diye korkuya kapılıyordum. Sonra bu düşüncemden utanıyor, kendime kızıyordum.
Bir gün dedemin eski fotoğraflarını buldum. Gençliğinde ne kadar yakışıklıymış! Babamla annemi pikniğe götürürken çekilmiş bir fotoğrafı vardı; gülümsemesi gözlerinde parlıyordu. O fotoğrafa bakarken ağladım. “Ben ne zaman bu kadar bencil oldum?” diye düşündüm.
Ama ertesi gün yine aynı döngüye girdim. Sabah kahvaltısını hazırladım, dedemin ilaçlarını verdim. O gün biraz daha neşeliydi:
“Bak kızım,” dedi, “Benim gençliğimde köyde herkes birbirine yardım ederdi. Şimdi herkes kendi derdinde.”
“Dede, ben de yardım ediyorum işte,” dedim yorgun bir tebessümle.
“Senin hakkın ödenmez yavrum,” dedi ve elimi tuttu. O an içimdeki bütün öfke eridi gitti sandım.
Ama gerçekler başka… Bir akşam yine uykusuzluktan başım dönerken dedemin odasından gelen sesle irkildim:
“Kızım! Kızım!”
Koştum yanına; altı yine ıslanmıştı. Temizlerken gözlerimden yaşlar süzüldü. Dedem bunu fark etti:
“Ağlama yavrum… Ben de böyle olacağımı bilseydim…”
O an ona sarıldım ve ikimiz de ağladık.
Bir gün ablam aradı:
“Zeynep, nasılsın? Duydum ki çok yorulmuşsun.”
“Yoruldum abla… Bazen nefes alamıyorum sanki.”
“Ama sen güçlü kızsın,” dedi ablam, “Bak ben de küçükken sana ne çok kızardım ama şimdi seni çok iyi anlıyorum.”
Telefonu kapattığımda kendimi daha yalnız hissettim. Herkes uzaktan konuşuyor ama kimse bu yükü paylaşmıyor.
Bir akşam annem yanıma geldi:
“Kızım, bak sana haksızlık ettiğimizi biliyorum… Ama ne yapalım? Hayat böyle işte.”
O gece uzun uzun düşündüm: Hayat gerçekten böyle mi olmalıydı? Gençliğim elimden kayıp gidiyor muydu? Yoksa bu fedakârlık bana başka bir güç mü kazandırıyordu?
Bir sabah dedemin elini tutarken o bana şöyle dedi:
“Ben senden razıyım kızım… Allah da senden razı olsun.”
O an içimde bir huzur hissettim ama suçluluk duygusu da peşimi bırakmadı.
Şimdi her gece aynı soruyla baş başa kalıyorum: Acaba ben iyi bir torun muyum? Yoksa sadece mecbur kaldığım için mi buradayım? Siz olsanız ne yapardınız? Bu yükü paylaşmak mümkün mü gerçekten?