Geçmişin Gölgesinde: Bir Kadının Sessiz Çığlığı
— Anne mi? Senin burada ne işin var?
Bu cümle, yıllardır içimde yankılanan pişmanlıkların, uykusuz gecelerin ve gözyaşlarının bir anda ete kemiğe bürünmesiydi. Kapının önünde, elimde titreyen bir mektupla beklerken, oğlum Emre’nin sesiyle irkildim. Yirmi dokuz yıl önce, bu apartmanın dördüncü katında onu bırakıp gitmiştim. O zamanlar Emre daha beş yaşındaydı; saçları dağınık, gözleri kocaman ve umut doluydu. Şimdi ise karşımdaki adamın bakışlarında sadece öfke ve yabancılık vardı.
— Emre… Oğlum…
Sözlerim boğazımda düğümlendi. Yıllarca kurduğum bu cümleyi, şimdi ilk kez sesli söylüyordum. Ama Emre’nin kaşları çatıldı, dudakları titredi.
— Oğlum deme bana. Sen benim annem değilsin!
Bir an için nefesim kesildi. Apartmanın koridorunda eski boya kokusu, çocukluğumun ve gençliğimin izleriyle karışıyordu. Yıllar önce, kocam Cemal’in şiddetinden kaçmak için oğlumu anneme bırakıp gitmiştim. O zamanlar başka çarem yoktu; gençtim, korkaktım, çaresizdim. Herkes bana sırtını dönmüştü. Annem bile, “Kadın kısmı kocasını bırakmaz,” demişti. Ama ben dayanamamıştım.
Şimdi ise karşımda büyümüş, bana yabancılaşmış bir adam vardı. Elimdeki mektubu uzattım.
— Sadece bunu oku… Lütfen.
Emre mektuba bakmadı bile. Kapıyı kapatmaya yeltendiğinde, dizlerimin bağı çözüldü.
— Bir dakika! Sadece bir dakika dinle beni…
Gözlerim doldu. İçimde yıllardır büyüyen suçluluk duygusu, şimdi boğazımı sıkıyordu. Yıllarca Almanya’da bulaşıkçılık yapmıştım; her gece oğlumun kokusunu özlemiş, her bayramda onun sesini duymak için telefona sarılmıştım. Ama hiçbir zaman arayacak cesaretim olmamıştı.
Emre kapının eşiğinde durdu. Arkadan bir kadın sesi duyuldu:
— Kim o Emre?
Genç bir kadın başını uzattı; muhtemelen gelinim. Gözlerinde merak ve biraz da endişe vardı.
— Bir şey yok Sevda, sen içeri geç.
Kadın içeri çekildi ama bakışları üzerimdeydi. Emre tekrar bana döndü.
— Ne istiyorsun? Neden şimdi geldin? Otuz yıl sonra ne değişti?
Cevap veremedim. Çünkü hiçbir şey değişmemişti; sadece ben yaşlanmıştım, pişmanlığım büyümüştü.
— Ben… Sadece özür dilemek istedim. Hakkını helal etmeni…
Emre acı acı güldü.
— Helallik mi? Sen beni bırakıp gittin! Babamın dayağından koruyacak tek kişi sendin. Annem dedim sana yıllarca… Ama sen yoktun! Şimdi ne hakkı?
Gözyaşlarım yanaklarımdan süzüldü. O an apartmanın koridorunda zaman durmuştu sanki. Komşu kapıları aralanıyor, meraklı gözler üzerimize çevriliyordu. Türkiye’de kadınların yaşadığı çaresizliği, ailelerin baskısını, mahalle dedikodularını en iyi ben bilirdim. Herkes beni suçlamıştı; “Çocuğunu bırakıp giden kadın” olmuştum.
Ama kimse Cemal’in geceleri eve sarhoş gelip beni dövdüğünü, Emre’yi de korkuttuğunu bilmiyordu. Kimse bana yardım etmemişti. Annem bile “Sabret kızım” demişti.
Emre’nin gözlerinde yılların öfkesi vardı.
— Ben büyüdüm anne! Beni babaannem büyüttü. Senin yerini o doldurdu. Şimdi neden geldin? Vicdanını mı rahatlatacaksın?
Başımı eğdim.
— Belki de… Ama en çok da seni görmek istedim. Yıllarca fotoğraflarına baktım…
Emre başını iki yana salladı.
— Fotoğrafla çocuk büyütülmez! Benim ilk bisikletimi görmedin, okuluma gelmedin, hastalandığımda başımda durmadın! Şimdi ne değişti?
Sustum. Çünkü haklıydı. Hiçbir şey değişmemişti; sadece ben yaşlanmıştım ve pişmanlığım büyümüştü.
Birden apartmanın alt katından yaşlı bir kadın sesi duyuldu:
— Ayşe Hanım! Ayşe Hanım! Siz misiniz?
Başımı kaldırdım; eski komşum Fatma Teyze’ydi. Yıllar önce bana “Kızım, sabret” diyen kadınlardan biri… Bana acıyarak baktı.
— Kızım, ne oldu? Yıllar sonra niye geldin?
Fatma Teyze’nin sorusu koridorda yankılandı. Komşuların meraklı bakışları arasında Emre kapıyı yavaşça kapattı.
— Git buradan anne… Lütfen git…
Kapının kapanışıyla içimdeki umut da söndü. Dizlerimin üstüne çöktüm; gözyaşlarımı tutamadım. Fatma Teyze yanıma geldi, elimi tuttu.
— Kızım, herkes hata yapar… Ama bazı yaralar kapanmaz işte.
O an anladım ki Türkiye’de kadın olmak hâlâ zordu; hâlâ kimse kadının hikayesini dinlemiyordu. Herkes yargılıyordu ama kimse anlamıyordu.
Fatma Teyze beni kaldırdı, aşağıya indirdi. Sokakta eski mahallemden çocuklar top oynuyordu; ben ise geçmişimin gölgesinde kaybolmuştum.
O gece eski bir pansiyonda kaldım. Mektubumu Emre’nin kapısının altından bırakmıştım ama okur mu bilmiyordum. İçimdeki boşluk büyüdükçe büyüdü.
Sabah ezanıyla birlikte gözlerimi açtım; İstanbul’un gürültüsü arasında yalnızlığımı daha çok hissettim. Yıllarca çalışıp para biriktirmiştim ama oğlumun sevgisini satın alamamıştım.
Kendi kendime sordum: Bir anne affedilebilir mi? Yoksa bazı hatalar sonsuza dek affedilmez mi?
Belki de en büyük ceza buydu: Kendi vicdanımla baş başa kalmak… Siz olsaydınız ne yapardınız? Bir anne affedilmeyi hak eder mi?