Bir Babanın Kaçışı: Sevgiyle Başlayan, Yalnızlıkla Biten Bir Hikaye

“Yeter artık, Zeynep! Ben bu yükü daha fazla taşıyamam!”

Kocam Emre’nin sesi, mutfağın duvarlarında yankılandı. O an elimdeki çay bardağı titredi, neredeyse yere düşecekti. Oğlumuz Ali ise salonda sessizce oyuncak arabasıyla oynuyordu. İçimde bir şeyler koptu; yıllardır biriktirdiğim umutlar, sabırla ördüğüm hayaller o an tuzla buz oldu.

Emre’yle üniversitede tanışmıştık. O zamanlar gözlerinde hep bir ışık vardı; hayata dair umutları, bana olan sevgisiyle birleşince kendimi dünyanın en şanslı kadını sanmıştım. Mezun olduktan sonra evlendik, küçük bir ev tuttuk. Hayatımızın ilk yılları maddi zorluklarla geçti ama birbirimize sarılarak her şeyin üstesinden geliyorduk. Sonra Ali doğdu. O gün Emre’nin gözlerinde ilk kez korku gördüm. Sanki birdenbire büyümek zorunda kalmıştı ve bu ona ağır geliyordu.

İlk başlarda her şey normaldi. Emre işten gelir gelmez Ali’yi kucağına alır, onunla oynardı. Ama zamanla sorumluluklar arttıkça Emre’nin yüzü asılmaya başladı. Gece ağlayan bebeği ben susturuyordum, altını ben değiştiriyordum, hastalandığında ben başında sabahlıyordum. Emre ise ya işte fazla mesaiye kalıyor ya da eve geldiğinde yorgunluktan koltuğa yığılıyordu.

Bir gün annem aradı: “Zeynep, kızım, Emre’ye de biraz zaman tanı. Erkekler kolay alışamaz baba olmaya.”

Ama annem bilmiyordu; Emre zamanla alışmak yerine daha da uzaklaşıyordu. Ali büyüdükçe onun varlığından rahatsız olmaya başladı. Bir keresinde, Ali yanlışlıkla Emre’nin bilgisayarına su döktü diye öyle bir bağırdı ki oğlum günlerce babasının yanına yaklaşamadı.

Bir akşam Emre eve geç geldi. Yüzünde yabancı bir ifade vardı. “Zeynep,” dedi, “Ben bu hayatı istemiyorum. Ben baba olmak istemiyorum.”

O an ne diyeceğimi bilemedim. “Peki ya ben? Ya Ali?”

“Sen iyi bir annesin, Ali de iyi bir çocuk. Ama ben… Ben bu sorumluluğun altında eziliyorum.”

O gece sabaha kadar ağladım. Sabah olduğunda Emre yoktu. Sadece bir not bırakmıştı: “Affet beni.”

Ailem hemen yanımda oldu ama onların desteği bile içimdeki boşluğu dolduramadı. Komşular fısıldaşıyordu: “Kocası bırakıp gitmiş.” Mahallede kadınlar bana acıyarak bakıyordu. İşe dönmek zorunda kaldım; annem Ali’ye bakıyordu ama oğlum her gece “Babam ne zaman gelecek?” diye soruyordu.

Bir gün Emre’nin annesi aradı: “Zeynep, oğlumun psikolojisi bozulmuş. Biraz zamana ihtiyacı varmış.”

Ama ben biliyordum; Emre sadece kaçıyordu. Sorumluluktan, babalıktan, aile olmaktan…

Aylar geçti. Ali büyüdü, konuşması gelişti ama babasızlığın izleri gözlerinde hep kaldı. Bir gün parkta otururken eski arkadaşım Elif yanıma geldi. “Zeynep, sen çok güçlü bir kadınsın,” dedi. “Ama Emre’nin yaptığı affedilir gibi değil.”

O gece uzun uzun düşündüm: Acaba Emre’yi affetmeli miydim? Onu anlamaya çalışmalı mıydım? Yoksa kendi yoluma mı bakmalıydım?

Bir akşam Ali yanıma sokuldu: “Anne, babam bizi neden sevmiyor?”

O an gözyaşlarımı tutamadım. “Baban seni çok seviyor ama bazen büyükler de hata yapar oğlum,” dedim.

Yıllar geçti. Emre arada sırada aradı ama hiçbir zaman geri dönmedi. Ben ise oğlumla yeni bir hayat kurmaya çalıştım. İşte yükseldim, Ali’yle birlikte gezilere gittik, yeni dostluklar kurduk. Ama içimde hep bir yara kaldı: Sevgiyle başlayan bir evlilik nasıl olur da bu kadar acıyla biterdi?

Şimdi bazen geceleri pencereden dışarı bakarken kendi kendime soruyorum: Bir insan gerçekten baba olmaktan kaçabilir mi? Yoksa asıl mesele, toplumun erkeklere yüklediği baskılar mı? Sizce Emre’nin yaptığı affedilir mi? Yoksa her çocuk mutlu bir ailede büyümeyi hak etmez mi?