Bir Akşamüstü Yürüyüşü: Hayatımın Dönüm Noktası
“Yine mi geç kaldın, Cem?” Annemin sesi, mutfaktan koridora kadar yankılandı. Kapıyı sessizce kapatırken, üzerimdeki yorgunluğu ve içimdeki boşluğu saklamaya çalıştım. “İşler uzadı anne, kusura bakma,” dedim, ama aslında eve dönmek için acele etmemiştim. Yine de annemin gözlerindeki kırgınlığı görünce içim burkuldu. Babam televizyonun karşısında sessizce oturuyordu, göz göze gelmemeye özen göstererek.
Ben Cem, 34 yaşındayım. İstanbul’da bir sigorta şirketinde veri analisti olarak çalışıyorum. Hayatım, Excel tabloları ve kahve molaları arasında sıkışıp kalmış gibiydi. Arkadaşlarımın çoğu evlenmiş, çocuk sahibi olmuştu; kalanlar ise kendi dertlerine gömülmüş, bana ayıracak vakit bulamıyordu. Evde ise eşim Zeynep’le aramızda görünmez bir duvar örülmüştü. O son zamanlarda seramik kursuna başlamış, akşamları eve geç gelir olmuştu. Ben de çoğu zaman iş çıkışı ofiste biraz daha oyalanıyor, eve dönmeyi erteliyordum.
O gün de öyleydi. Ofisteki son saatlerde yeni başlayan Elif yanıma yaklaştı. “Cem Bey, işten sonra biraz yürümek ister misiniz? Burası bana hâlâ yabancı geliyor,” dedi. Bir an tereddüt ettim. Ofisteki kadınların çoğuyla sadece iş konuşurduk; özel hayatlarımızı paylaşmazdık. Ama Elif’in gözlerinde samimi bir merak vardı. “Olur,” dedim kısaca.
Beşiktaş’ın kalabalık sokaklarında yürümeye başladık. Elif, Ankara’dan yeni taşınmıştı; İstanbul’un karmaşasına alışmaya çalışıyordu. “Bazen kendimi çok yalnız hissediyorum burada,” dedi birden. Sözleri içimde bir yere dokundu. “Ben de,” dedim istemsizce. “Bazen insan kalabalığın ortasında bile yalnız olabiliyor.”
Elif gülümsedi. “Siz de mi? Sizi hep çok ciddi ve mesafeli görürdüm.”
Bir an sustum. Sonra içimde birikenleri anlatmaya başladım: İşin monotonluğunu, arkadaşlarımın uzaklığını, Zeynep’le aramızdaki soğukluğu… Elif dikkatle dinledi. “Belki de konuşmak iyi gelir,” dedi yavaşça.
O akşam eve döndüğümde Zeynep hâlâ gelmemişti. Annem sofrayı hazırlamış, babam yine sessizdi. Yemekte annem, “Zeynep yine mi kursta?” diye sordu. Başımı salladım. Babam kaşığını tabağa bıraktı: “Siz ne zaman çocuk yapacaksınız? Herkes torun bekliyor.”
İçimde bir şeyler koptu o an. “Baba, her şey çocuk yapmakla çözülmüyor,” dedim sertçe. Annem şaşkınlıkla bana baktı. Babam ise suratını astı.
O gece Zeynep eve geldiğinde yorgundu ama mutlu görünüyordu. “Bugün ilk defa kendi kupamı yaptım!” dedi heyecanla. Ben ise günün ağırlığıyla sessizdim.
“Cem, iyi misin?” diye sordu.
Bir an ona her şeyi anlatmak istedim: Yalnızlığımı, aramızdaki mesafeyi, Elif’le yaptığım yürüyüşü… Ama kelimeler boğazımda düğümlendi.
“İyiyim,” dedim kısaca.
Gecenin ilerleyen saatlerinde Zeynep’in uyuduğunu sandığım bir anda ağladığını duydum. Sessizce yanına gittim; omzuna dokundum.
“Cem, biz ne zaman bu kadar uzaklaştık?” dedi titrek bir sesle.
O an içimdeki duvarlar yıkıldı. “Bilmiyorum Zeynep… Belki de birbirimize anlatmadığımız çok şey var.”
Ertesi gün Elif’le tekrar yürüdük. Bu sefer o anlattı: Ailesinden uzakta yaşamanın zorluklarını, iş yerindeki yalnızlığını… Birbirimize destek oldukça içimdeki yük hafifledi.
Bir akşam Zeynep’le oturup konuştuk. “Ben seni hâlâ seviyorum Cem ama kendimi bulmaya ihtiyacım var,” dedi gözleri dolu dolu.
“Ben de,” dedim. “Belki de birlikte yeniden başlamalıyız.”
O günden sonra hayatımda küçük ama önemli değişiklikler oldu: Zeynep’le daha çok konuşmaya başladık, birlikte yürüyüşlere çıktık; annemle babama da duygularımı daha açık anlatmaya çalıştım. Elif ise artık sadece iş arkadaşı değil, gerçek bir dost olmuştu.
Şimdi bazen düşünüyorum: Bir akşamüstü yapılan basit bir yürüyüş insanın hayatını gerçekten değiştirebilir mi? Sizce de bazen en büyük değişimler en küçük adımlarla başlamaz mı?