Hayallerimizi Kabusa Çeviren Komşular: Bir Evde Bitmeyen Savaş

“Yeter artık, bu gece de mi susmayacaklar?” diye içimden geçirdim, saat gece yarısını çoktan geçmişti. Yatak odamın camından gelen yüksek sesler, kahkahalar ve arada bir patlayan küfürler, yine komşularımızın misafirleriyle eğlencesinin başladığını gösteriyordu. Eşim Melike yanımda huzursuzca döndü, gözleri dolu dolu bana baktı: “Yine mi? Çocuklar uyanacak, ne yapacağız?”

İstanbul’un göbeğinde, yıllarca çalışıp biriktirdiğimiz parayla aldığımız bu evi ilk gördüğümde içim umutla dolmuştu. “Burası bizim yuvamız olacak,” demiştim Melike’ye. Sessiz, nezih bir mahalleydi; apartmanın bahçesinde çocuklar oynuyor, yaşlılar bankta sohbet ediyordu. Ama taşındığımızın ilk haftasında üst kattaki komşumuz Nihat Bey’in kapısını çalan polis arabalarını görünce içime bir kurt düştü.

O geceyi unutamam. Nihat Bey’in eşi Ayşe Hanım, apartmanın önünde ağlıyordu. Polisler içeride bağırış çağırış arasında birini sakinleştirmeye çalışıyordu. Ertesi gün apartman WhatsApp grubunda “Aile içi mesele, lütfen kimse karışmasın” diye bir mesaj geldi. O an anlamıştım; burada işler göründüğü gibi değildi.

İlk başlarda seslere göz yumduk. “Herkesin derdi var,” dedik. Ama zamanla olaylar büyüdü. Nihat Bey’in oğlu Serkan, geceleri arkadaşlarını eve topluyor, müzik sesi apartmanı inletiyordu. Defalarca rica ettik: “Çocuklarımız var, sabah işe gidiyoruz, lütfen biraz sessiz olun.” Ama her seferinde ya alaycı bir gülümsemeyle karşılaştık ya da “Genç bunlar, eğlenecek tabii!” cevabını aldık.

Bir gece Melike dayanamadı, kapılarını çaldı. Kapıyı Serkan açtı, elinde bira kutusu, gözleri kan çanağı gibi: “Ne var abla, yine mi rahatsız oldunuz?” Melike’nin sesi titredi: “Lütfen biraz sessiz olur musunuz? Kızımız korkuyor.” Serkan kahkaha attı: “Korkmasın abla, hayat bu!”

O geceden sonra işler çığırından çıktı. Serkan ve arkadaşları bizimle alay etmeye başladı. Arabamızın camına sakız yapıştırdılar, posta kutumuza saçma sapan notlar bıraktılar. Bir sabah işe gitmek için çıktığımda arabamın lastiklerinin patlatıldığını gördüm. O an elim ayağım titredi; Melike’yi aradım: “Bu iş böyle gitmeyecek.”

Apartman toplantısında konuyu açtım. Diğer komşular da şikayetçiydi ama kimse sesini yükseltmek istemiyordu. “Nihat Bey eski mahalleli, kimseyle kötü olmayalım,” dediler. Oysa biz yeni gelmiştik ve yalnızdık.

Bir gece kavga büyüdü; Serkan’ın arkadaşlarından biri apartmanın girişinde başka bir komşuya saldırdı. Polis yine geldi. Bu sefer karakola gitmek zorunda kaldık. Orada Nihat Bey bana dönüp şöyle dedi: “Bak kardeşim, burası İstanbul! Herkesin derdi var, sen de alışacaksın.”

O günden sonra Melike’nin yüzünde hep bir korku vardı. Kızımız Zeynep geceleri ağlayarak uyanıyor, “Anne, yine bağırıyorlar!” diyordu. Ben ise her sabah işe giderken apartmanın önünde tedirginlikle etrafa bakıyordum.

Bir gün Melike bana “Taşınalım,” dedi. Ama nereye gidecektik? Yıllarca borç ödeyip aldığımız evdi bu. Satmaya kalksak zarar edecektik; hem nereye gidersek gidelim aynı şey olmaz mıydı?

Bir gece dayanamadım, polisi aradım. Polisler geldiğinde Serkan ve arkadaşları apartmanın önünde sigara içiyordu. Polislerden biri bana dönüp “Şikayetçi misiniz?” diye sordu. O an sustum; çünkü şikayetçi olsam başımıza daha büyük bela alacaktık. Polisler uyarıp gitti, ama o gece Serkan’ın bakışları içimi ürpertti.

Ertesi sabah işten dönerken apartmanın girişinde Nihat Bey’le karşılaştım. Sertçe baktı: “Senin yüzünden oğlumun sicili bozulacak! Ne istiyorsun bizden?”

“Ben sadece huzur istiyorum,” dedim. “Çocuğumun korkmadan uyumasını istiyorum.”

Nihat Bey omuz silkti: “Herkesin derdi var kardeşim.”

O günden sonra apartmanda bir soğuk savaş başladı. Kimse kimseyle konuşmuyor, göz göze gelmemeye çalışıyorduk. Melike içine kapandı; Zeynep ise artık odasından çıkmak istemiyordu.

Bir gün Zeynep okuldan ağlayarak geldi: “Baba, arkadaşlarım benimle dalga geçiyor; ‘Sizin apartmanda hep polis var’ diyorlar.” O an içimde bir şeyler koptu.

Bir avukat bulduk; hukuki süreç başlattık ama işler daha da karmaşıklaştı. Mahkemeler, dilekçeler, tanıklar… Hayalini kurduğumuz ev artık bir savaş alanına dönmüştü.

Bir gece Melike yanıma gelip sessizce ağladı: “Biz ne zaman mutlu olacağız? Bir evde huzur bulmak bu kadar mı zor?”

Şimdi geceleri uyuyamıyorum; her ses beni irkiltiyor. Zeynep’in gözlerindeki korku, Melike’nin yorgun yüzü… Hayalini kurduğum ev artık bana mezar gibi geliyor.

Bazen düşünüyorum; insanın evi gerçekten de kaderi mi oluyor? Ya da biz mi yanlış yerde yanlış insanlara güvendik? Siz olsanız ne yapardınız? Huzur için savaşmaya devam mı ederdiniz yoksa her şeyi bırakıp yeniden mi başlardınız?