Annemi Affedemem: Bir Mirasın Ardında Kalanlar

“Sen de mi geldin, Zeynep?” Annemin sesi, eski ahşap kapının ardından yankılandı. O an, içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Elimdeki anahtarı yavaşça cebime geri koydum. Bahçedeki yaşlı elma ağaçlarının gölgesinde, çocukluğumun neşesiyle dolu o günler birer birer gözümün önünden geçti. Ama artık hiçbir şey eskisi gibi değildi.

Ben Zeynep. Elli iki yaşındayım. Hayatım boyunca anneme destek oldum. Babamı erken kaybettik; ağabeyim Murat’la birlikte annemin yükünü omuzladık. Ama yükün çoğu hep bana düştü. Murat, İstanbul’da iş buldu, evlendi, çocuk sahibi oldu. Ben ise annemin yanında kaldım; onun hastalıklarında başucunda bekledim, alışverişini yaptım, evini temizledim. Herkesin gözünde “fedakâr kız” bendim.

Geçen yıl, annem hastaneye kaldırıldığında yine ben vardım yanında. O gün, Murat’ın gelişini beklerken annem elimi tuttu: “Sen olmasan ne yapardım kızım?” dedi. Gözlerim doldu, “Ben hep buradayım anne,” dedim. Oysa bilmiyordum ki, annem çoktan kararını vermişti.

Bir ay sonra, komşumuz Emine Teyze’den duydum: “Kızım, annen tapuyu Murat’ın üstüne geçirmiş.” O an dünya başıma yıkıldı. Eve koştum, anneme sordum: “Anne, doğru mu bu?”

Annem gözlerini kaçırdı: “Murat erkek evlat… Evi o sahiplenir, sen zaten yalnızsın, bir şekilde başının çaresine bakarsın.”

O an içimdeki sevgi yerini tarifsiz bir öfkeye bıraktı. “Yıllarca yanında ben vardım! Murat yılda iki kez gelir, bir de bayramda arar! Benim emeğim ne olacak?”

Annemin sesi titredi: “Senin yerin her zaman kalbimde…”

“Kalbinde yerim var ama evinde yok mu?” dedim ve kapıyı çarpıp çıktım.

O günden sonra annemi ziyaret etmedim. Komşular arkamdan konuştu: “Zeynep annesini yalnız bırakmış.” Kimse bilmedi içimdeki yangını. Her gece yastığa başımı koyduğumda annemin sözleri kulaklarımda çınladı. Murat ise arada bir aradı: “Abla, anneme niye gitmiyorsun? Kadıncağız seni sorup duruyor.”

Bir gün Murat’la yüzleştik. “Senin hiç vicdanın sızlamıyor mu?” dedim.

Murat omuz silkti: “Anne öyle istedi. Hem sen güçlü kadınsın, kendi ayaklarının üstünde durursun.”

Güçlü müydüm gerçekten? Yalnız yaşadığım küçük evde her sabah uyanırken aynaya bakıp kendime soruyordum: “Bunca yıl verdiğim emek neydi? Kadın olmak, fedakâr olmak hep kaybetmek mi demek?”

Bir gün annem aradı. Telefonda sesi zayıftı: “Zeynep, kızım… Neden gelmiyorsun? Hasta oldum, kimsem yok.”

İçimden bir ses koş git dedi; diğer ses ise “Onca yıl seni görmezden gelen kadına mı yardım edeceksin?” diye bağırdı.

O gece sabaha kadar uyuyamadım. Çocukluğumun geçtiği o evde, elma ağaçlarının altında oynadığımız günleri düşündüm. Annemin bana ördüğü atkıyı, birlikte yaptığımız reçelleri… Ama sonra yine o cümle geldi aklıma: “Murat erkek evlat…”

Bir sabah kapım çaldı. Komşum Ayşe Hanım’dı: “Zeynep, annen seni çok özlemiş. Dün gece ağlayarak uyudu.”

Gözlerim doldu ama gururum ağır bastı. “Beni özlemesi için önce değer vermesi gerekirdi,” dedim.

Günler geçtikçe içimdeki boşluk büyüdü. Annem hastaneye kaldırılmıştı; Murat işlerinden dolayı gelememişti. Komşular aradı: “Zeynep Hanım, anneniz sizi istiyor.”

Yatağında zayıf düşmüş annemi görünce içimdeki tüm öfke bir anda eridi mi? Hayır… Sadece hüzün vardı. Annem gözlerimin içine baktı: “Kızım… Affet beni.”

“Affetmek kolay mı anne? Beni hiç anlamadın ki…”

Annemin gözlerinden yaşlar süzüldü: “Ben de hata yaptım… Ama sen benim canımsın.”

O an anladım ki bazı yaralar zamanla kabuk bağlasa da izi hep kalıyor. Annemi affedebildim mi? Bilmiyorum… Sadece içimde bir boşluk ve cevapsız sorular var.

Şimdi her gece aynı soruyu soruyorum kendime: Bir anne evlatları arasında adaletli olamazsa, hangi sevgiye güvenebiliriz? Siz olsaydınız affeder miydiniz?