Her Şeyi Oğluma Verdikten Sonra Kalan: Suçluluk ve Yalnızlık
“Yeter artık, anne! Senin yüzünden bu haldeyim!” diye bağırdı Murat, gözleri kan çanağı gibi, elleri titreyerek masanın üstündeki çay bardağını devirdi. Cam kırıkları yere saçılırken içimdeki umut da paramparça oldu. O an, altmış dokuz yıllık hayatımın en uzun gecesinin başladığını hissettim.
Ben, Şükran. İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde, eski bir apartman dairesinde yaşıyorum. Oğlum Murat’la aynı evdeyiz; ama yıllardır aynı dünyada değiliz sanki. Her sabah gözlerimi açtığımda önce sessizce dua ediyorum: “Allah’ım, bugün Murat eve huzurla gelsin, içmesin, kavga etmesin.” Ama çoğu zaman dualarım cevapsız kalıyor.
Murat’ın babası, rahmetli İsmail, iyi bir adamdı. Ama o da hayatın yükünü kaldıramadı, genç yaşta kalp krizinden gitti. O gün Murat on iki yaşındaydı. O günden sonra oğlumun gözlerinde bir şeyler değişti. Ben ise hem anne hem baba olmaya çalıştım. Gece gündüz çalıştım; temizliklere gittim, apartmanlarda merdiven sildim, çocuk okutmak için ne gerekiyorsa yaptım.
Murat büyüdü, liseyi zar zor bitirdi. Üniversiteye gitmek istemedi. “Anne, ben çalışıp para kazanacağım,” dedi. Sevindim önce, ama sonra işten işe savrulduğunu gördüm. Bir türlü tutunamadı hayata. Sonra arkadaş çevresi değişti; eve geç gelmeler, cebinde sigara kokusu, sonra alkol…
Bir gece yine geç saatte geldiğinde, kapıyı açar açmaz burnuma ağır bir rakı kokusu geldi. “Murat, oğlum… Yine mi içtin?” dedim titrek bir sesle.
“Anne, bırak artık! Senin yüzünden böyle oldum ben! Hep bana baskı yaptın, hep başkalarıyla kıyasladın!”
O an yutkundum. Ne desem boştu. Oğlumun gözlerinde bana dair bir sevgi kırıntısı aradım ama bulamadım.
Geceleri uyuyamıyorum artık. Her an kapının çarpmasından, Murat’ın öfkeli sesinden korkuyorum. Komşular duyacak diye utanıyorum; ama en çok da oğlumun bu hale gelmesine engel olamadığım için kendimden utanıyorum.
Bir gün sabah erkenden kalktım, mutfağa girdim. Buzdolabında sadece iki yumurta ve biraz peynir vardı. Emekli maaşımın çoğunu Murat’ın borçlarına ve isteklerine harcıyorum. “Anne, bana biraz para ver,” diyor her seferinde. Vermesem kavga çıkıyor, versem içim acıyor.
Bir keresinde cesaretimi topladım: “Oğlum, bak yaşlandım artık. Ben de yoruldum. Bir iş bulsan…”
Sözümü bitiremeden öfkeyle sandalyesini itti: “Sen bana güvenmedin ki hiç! Hep başkalarının çocukları gibi olmamı istedin! Ben senin için yaşadım mı hiç?”
O an içimde bir şeyler koptu. Oğlumun gözlerinde kendimi suçlu gördüm. Belki de gerçekten çok baskı yaptım ona… Belki de sevgimi yanlış gösterdim…
Bir gün komşum Ayşe Hanım uğradı. “Şükran abla, iyi misin? Gözlerin şişmiş yine.”
“İyiyim kızım,” dedim yalanla. Kimseye derdimi anlatamıyorum artık. Herkesin derdi kendine büyük zaten.
Ama bazen geceleri pencereden dışarı bakarken kendi kendime soruyorum: Ben nerede hata yaptım? Oğlum için her şeyimi verdim; gençliğimi, sağlığımı, umutlarımı… Şimdi ise bir köşede sessizce yaşlanıyorum.
Bir gün Murat eve yine sarhoş geldiğinde komşular kapıyı çaldı: “Şükran abla, iyi misiniz? Bir bağırış duydum.”
O an utancımdan yerin dibine girdim. Murat ise kapıyı yüzlerine kapattı: “Sana ne be kadın!”
Ertesi sabah Murat uyurken yanına oturdum. Saçlarını okşamak istedim ama elimi çekti hemen. “Anne, bırak ya…”
O an gözlerim doldu. “Oğlum, ben seni çok seviyorum,” dedim sadece.
Cevap vermedi.
Günler böyle geçiyor işte… Her sabah aynı korkuyla uyanıyorum; her gece aynı suçlulukla uyuyorum. Bazen düşünüyorum: Keşke biraz daha kendime de yaşasaydım… Keşke oğluma bu kadar yüklenmeseydim… Ama annelik böyle bir şey işte; insan kendini unutuyor.
Şimdi altmış dokuz yaşındayım ve hayatım boyunca oğlum için yaşadığım evde, onunla birlikte ama ondan çok uzakta hissediyorum kendimi.
Bazen düşünüyorum: Bir anne ne kadar fedakâr olursa olsun, sonunda yalnız ve suçlu mu kalır? Sizce annelik gerçekten karşılıksız mı olmalı? Yoksa insan biraz da kendini mi düşünmeli?