Neden Torunuma Bakmayı Kabul Ettim: Bir Gün, Bir Hayat Dersi
“Anne, lütfen… Bugün Efe’yi sen alabilir misin? Patronum aradı, acil toplantı var. Kreşe yetişemeyeceğim.”
Kızım Zeynep’in sesi telefonda titriyordu. O an, içimde eski bir korku kıpırdadı: Ya başaramazsam? Ya Efe’ye yetemezsem? Ama annelik böyle bir şeydi; çocuklar büyüse de, annelik hiç bitmiyordu. “Tabii kızım,” dedim, “Sen merak etme. Efe’yi ben alırım.”
O sabah, apartmanın önünde Efe’yi beklerken ellerim terliyordu. 62 yaşındaydım ve yıllardır küçük bir çocuğun peşinden koşmamıştım. Efe ise dört yaşında, enerjisiyle dünyayı yerinden oynatacak bir çocuktu. Zeynep arabadan indi, gözleri yorgun ama umut doluydu. “Anne, çok teşekkür ederim. Akşam sekizde gelirim,” dedi ve aceleyle gitti.
Efe bana baktı, “Babaanne, bugün seninle oyun oynayacak mıyız?” dedi. Gülümsedim ama içimde bir endişe vardı. “Tabii ki oynayacağız,” dedim. Elini tuttum, apartmana girdik.
Evde ilk işim ona süt ve kurabiye hazırlamak oldu. Ama Efe’nin gözü televizyonda değildi; oyuncaklarını yere döktü, “Babaanne, tren yolu yapalım!” dedi. Dizlerimin bağı çözüldü ama yere oturdum. Efe’nin gözleri parlıyordu; her parça rayı birleştirirken bana hikayeler anlatıyordu. Bir an için yıllar öncesine, Zeynep’in küçük haline gittim. O da böyle heyecanlıydı; ben ise hep iş güç derdindeydim.
Saat ilerledikçe Efe’nin enerjisi azalmadı, aksine arttı. “Bahçeye çıkalım mı?” dediğinde nefes nefese kalmıştım. Ama onu kıramadım. Apartmanın bahçesinde koştururken komşular camdan bakıyordu. Bir an utanır gibi oldum; yaşlı kadınlar çocuk bakmaz mıydı? Ama sonra Efe’nin kahkahasını duydum ve tüm bakışlar anlamını yitirdi.
Öğle yemeğinde makarna yaptım. Efe tabağına bakıp burun kıvırdı: “Anne makarnayı daha güzel yapıyor.” İçimde bir sızı hissettim. “Belki de ben iyi bir babaanne olamıyorum,” diye düşündüm. Ama sonra Efe’ye döndüm: “Senin için salça koydum, bak bakalım beğenecek misin?” dedim. Bir çatal aldı, yüzü aydınlandı: “Babaanne, bu güzelmiş!”
Yemekten sonra uyku saatiydi ama Efe uyumak istemedi. “Uyumazsam annem kızar mı?” diye sordu. O an Zeynep’in yükünü hissettim; annelik ne kadar zormuş! “Hayır,” dedim, “Birlikte kitap okursak olur mu?” Başucuna oturdum, eski masallardan birini anlattım. Gözleri ağırlaştı, elimi tuttu ve uykuya daldı.
O uyurken sessizce mutfağa geçtim. Pencerenin önünde çayımı içerken kendi annemi düşündüm. O da bana yardım ederdi ama ben hep aceleciydim, ona zaman ayırmazdım. Şimdi ise torunumun bana ihtiyacı vardı ve ben de ona…
Efe uyandığında hava kararmıştı. Akşam yemeği için çorba yaptım; birlikte sofrayı kurduk. O sırada kapı çaldı; Zeynep gelmişti. Yorgun ama huzurlu görünüyordu.
“Anne, nasıl geçti?” diye sordu.
Bir an duraksadım. Gözlerim doldu: “Çok güzeldi kızım… Ama çok da zordu.”
Zeynep bana sarıldı: “Biliyorum anne… Ben de her gün böyleyim.”
O an aramızdaki mesafe yok oldu; anneliğin yükü ve sevgisi kuşaktan kuşağa aktı.
Efe bana sarıldı: “Babaanne, yarın da senle oynayalım mı?”
Gülümsedim: “Her zaman canım torunum.”
O gece yatağımda uzun süre düşündüm: Hayat bazen bizi zorlar, sınar ama aile olmak işte böyle zamanlarda anlam kazanır. Kendi annemi, kızımı ve torunumu düşündüm; üç kuşak bir arada…
Acaba biz anneler birbirimizi yeterince anlıyor muyuz? Ya da çocuklarımızın yükünü hafifletmek için daha fazla ne yapabiliriz? Sizce aile olmak fedakarlık mı yoksa birlikte büyümek mi?