Altın Kafeste Bir Hayat: Elif’in Sessiz Çığlığı

— Elif, bu saatte nereye kadar böyle dolaşacaksın? Yine mi geç kaldın?

Annemin sesi, karanlık koridorun sessizliğini böldü. Anahtarımı yavaşça kapının üzerine bırakırken, ayaklarımın acısından gözlerim doldu. Yeni aldığım topuklu ayakkabılar, düğünde herkesin gözü üzerimde olsun diye giydiğim o lanet ayakkabılar, ayaklarımı paramparça etmişti. Ama asıl acı, annemin gözlerindeki hayal kırıklığıydı.

— Anne, lütfen… Yorgunum. Sadece biraz dinlenmek istiyorum.

— Dinlenmek mi? Elalem kızlarını gece yarısı sokakta bırakmaz. Senin yaşında ben çoktan evlenmiştim. Sen hâlâ hayaller peşindesin!

İçimde bir fırtına koptu. Annemin her sözü, sanki bir bıçak gibi kalbime saplanıyordu. Oysa ben sadece kendi hayatımı yaşamak istiyordum. Üniversiteyi bitirmiştim, iş bulmak için mücadele ediyordum ama ailemin gözünde hâlâ eksiktim. Çünkü evlenmemiştim, çünkü “uslu” bir kız değildim.

O gece odamda yatağıma uzandım ve tavanı izlerken çocukluğumdan beri üzerime örülen altın kafesi düşündüm. Babamın ölümünden sonra annemle baş başa kalmıştık. O günden beri annem, beni korumak adına hayatımı kontrol etmeye çalışıyordu. Her adımımda, her kararımda onun sesi kulağımda çınlıyordu: “Elalem ne der?”

Bir hafta önce iş görüşmesine gitmiştim. İstanbul’un göbeğinde, büyük bir şirkette asistanlık pozisyonu için çağırmışlardı. Heyecanla hazırlanıp çıktım evden. Annem ise arkamdan bağırdı:

— Kız başına İstanbul’da ne işin var? Burada da iş bulabilirsin!

Ama ben biliyordum; burada bulacağım işler ya akraba dükkânında tezgahtarlık ya da komşunun oğlunun ofisinde sekreterlikti. Ben ise kendi ayaklarım üzerinde durmak istiyordum.

Görüşmeden döndüğümde annem yine kapıda bekliyordu:

— Ne oldu? Kabul ettiler mi?

— Henüz belli değil anne, arayacaklar.

— Bak kızım, bu kadar heveslenme. Sonra üzülüyorsun. Hem kim bilir ne tip insanlar var orada…

Her gün aynı tartışmalar, aynı kısır döngü… Bir yanda annemin korkuları, diğer yanda benim hayallerim. Bazen düşünüyorum da, acaba ben mi bencilim? Annemi üzmek istemiyorum ama kendi hayatımı da yaşamak istiyorum.

Bir akşam, çocukluk arkadaşım Zeynep aradı:

— Elif, bu hafta sonu buluşalım mı? Biraz kafamızı dağıtalım.

— Annem izin vermez ki Zeynep… Yine “kız başına gece dışarı çıkılmaz” diyecek.

— Ya bırak Allah aşkına! Kaç yaşına geldik, hâlâ izin mi alıyorsun?

Telefonu kapattıktan sonra aynada kendime baktım. Yirmi beş yaşındaydım ama sanki on beş yaşında gibiydim. Kendi kararlarımı veremiyor, her adımda annemin onayını bekliyordum.

O hafta sonu Zeynep’le buluştum. Bir kafede oturduk, kahve içtik, güldük, dertleştik. Eve dönerken içimde bir huzur vardı. Ama eve girer girmez annemin öfkeli bakışlarıyla karşılaştım:

— Nerede kaldın? Telefonuna neden bakmadın?

— Anne, sadece arkadaşlarımla oturdum. Ne var bunda?

— Elif! Ben sana güveniyorum ama elalem ne der? Komşular soruyor, “Kızın nerede?” diye…

O an içimde bir şeyler koptu. Yeter dedim kendi kendime. Bu hayat benimdi ve artık başkalarının ne dediğiyle yaşamak istemiyordum.

Bir gece yatağımda ağlarken annem kapımı çaldı. Sessizce yanıma oturdu:

— Kızım… Ben de genç oldum. Senin gibi hayallerim vardı. Ama hayat… Hayat izin vermedi.

Gözlerinde yaşlar vardı. O an annemi ilk kez bu kadar kırılgan gördüm.

— Anne… Ben de mutlu olmak istiyorum. Kendi yolumu çizmek istiyorum.

— Korkuyorum Elif… Ya başına bir şey gelirse? Ya yalnız kalırsan?

O gece sabaha kadar konuştuk. Annemle ilk defa birbirimizi gerçekten dinledik. O da korkularını anlattı, ben de hayallerimi…

Ama ertesi gün yine her şey eski haline döndü. Annem yine kontrolcüydü, ben yine isyankâr…

Bir sabah telefonum çaldı. İş görüşmesinden arıyorlardı:

— Elif Hanım, işe kabul edildiniz! Pazartesi başlayabilirsiniz.

Sevinçten ağlamak istedim ama anneme nasıl söyleyeceğimi bilemedim. Akşam yemeğinde cesaretimi topladım:

— Anne… İstanbul’daki işi kabul ettim. Taşınacağım.

Annemin elindeki kaşık yere düştü.

— Beni burada yalnız mı bırakacaksın? Babansız büyüdün, şimdi de bensiz mi yaşayacaksın?

İçimde bir suçluluk duygusu kabardı ama geri adım atmadım:

— Anne… Ben seni bırakmıyorum. Sadece kendi hayatımı kurmak istiyorum.

O gece annemle saatlerce tartıştık. Bağırdı, ağladı, sustu… Ben de ağladım ama kararımı değiştirmedim.

Pazartesi sabahı valizimi hazırladım. Annem kapıda durdu:

— Git… Ama unutma; kapım sana her zaman açık.

Otobüse binerken gözyaşlarımı tutamadım. Hayatımda ilk kez gerçekten özgür hissediyordum ama aynı zamanda tarifsiz bir yalnızlık vardı içimde.

Şimdi İstanbul’da küçük bir evde yaşıyorum. Her sabah işe giderken aynada kendime bakıyorum ve soruyorum: Gerçekten mutlu muyum? Annemi geride bırakmaya değer miydi? Yoksa hepimiz kendi altın kafesimizde mi yaşıyoruz?

Siz olsaydınız ne yapardınız? Özgürlüğünüz için sevdiklerinizi geride bırakabilir miydiniz?